İBB DAVASI ÖN SAVUNMA GİRİŞ BÖLÜMÜ
Sözlerime bundan yaklaşık 75 yıl önce yaşadığım bir anımı paylaşarak başlamak istiyorum Anadolunun orta ölçekli bir ilçesinde, şehri ortadan bölen anayol üzerindeki baba evinde 7-8 yaşlarında okuma yazmayı yeni yeni sökmeye başlayan bir çocukluk yaşıyorum. Yolun bir başında şehrin cezaevi, diğer başında da hükümet konağı…
O tarihlerde adaletin dağıtıldığı binalara “sarayı “ takısı eklemlenmemiş ve de bağımsız ayrı bir binaları da olmadığından nüfus müdürlüğü, milli eğitim müdürlüğü , mal müdürlüğü gibi hizmet müdürlükleri ile birlikte kaymakamın bulunduğu hükümet konağının giriş katlarında faaliyet gösteriyor, binalar bu şekli ile yereldeki devleti simgeliyordu.
Mahkumlar duruşmalarına omuzlarında süngülü tüfekleri , jandarmaların arasında ikişerli sıralar halinde , elleri birbirleri ile zincirlenmiş halde kent halkının sessiz bakışları altında anayol üzerinden bu binaya yürürlerdi. Ben , anlamlandıramadığım bir nedenle her sabah penceremde bu geçişi beklerdim. O günlerde mahkumları taşıyan donanımlı ring araçları yoktu. Ağır kış koşullarında bu tablo ikinci harpten kalma , açık kasa CMS kamyonlarda yaşanırdı. Çocuk yaşta izlediğim bu fotoğrafın yarattığı travmadan kopamıyor, her gün, her gün sabahı , o mel’un saati bekliyordum.
Yetmişbeş yıl önce çocuk KIRCA’nın tekrar tekrar yaşadığı travma, ilerleyen dönemde bu günlere gelmeme, üç çeyrek yüzyılda iç dünyamda büyüttüğüm; özgürlük, eşitlik, masumiyet , insan hakları gibi kavramlara sıkıca sarılmama neden oldu. Seksenleri yaşadığım bu evrede ki buna günümüzde uzun ömür deniliyor. Adaletsizliğe, haksızlığı ve hukuksuzluğa karşı durabilmek için , çocukluğumda itiraz edemediğim ve ruh sağlığımı etkileyen bu fotoğrafı özü aynı başka başka kadrajlarda seyretmemek için şimdi buradayım.
Cumhuriyet sürecinde ülkemin yaşadığı bir çok olağanüstü hal ve antidemokratik uygulamaların içerisinden süzülerek bu günlere ulaştık. Adalet saraylarında sıkı yönetim mahkemeleri , devlet güvenlik mahkemeleri , özel yetkili mahkemeler.. Kendimce bir çoğunda aktif görevler üstlendim. Şehir hoparlörlerinden davet edilen halkın tanıklığında meydanlarda infaz edilen idam cezalarından, cezaevi avlusundaki infazlara kadar türlü uygulamalara tanıklık ettim.
Aradan üç çeyrek yüz yıl geçmiş, insanlık iki çağ atlamış, dijital teknoloji ve yapay zekanın egemen olduğu dünyamızda ben aynı resmi başka bir boyutta içim acıyarak duruşmaların ilk gününden itibaren her gün tekrar yaşıyorum. Uygar dünyanın hiçbir ülkesinde görmediğimiz bir uygulama. Cezaevinde duruşma salonu, Dünyanın en büyük adalet sarayı , Avrupa’nın en büyük adalet saraylarına sahip devletimiz dışarıda , özgür bir lokasyonda uygun bir duruşma salonu inşa edemedi. Tarafı bulunduğumuz AİHS’ nin 6. Maddesinde yazılı “ adil yargılanma hakkı” cezaevinde mi sağlanıyor ? Dahası duruşma salonunun içinde ve dışında iki tabur rütbeli, rütbesiz jandarma neyi koruyacak. Korku mu, korkutma mı, neyin nesi? Kadınlı erkekli , Ülkemin elitleri arasında yer alan, köklü kültür yapıları, batıya açık demokrat görüşlü, insana ve insan haklarına saygılı bu kişilerin güçleri sıkıca ve sadakatle sahip oldukları inançlarından gelir. Korkmayalım. Korkmasınlar . Bu insanlar eti ile kemiği ile bizim insanlarımız. Adil yargılanmaktan ve tez elden özgürlüklerine kavuşmaktan öte hiçbir beklentileri yok.
Ömrünü ceza uygulamalarında geçirmiş bir meslektaşınız olarak kişisel deneyim ve birikimlerim, yüksek yargı uygulamaları ve bilimsel görüşlerin imbiğinde diyorum ki bu davadan Sn. Ekrem İMAMOĞLU’nu çekin alın, geriye Anadolu’nun orta ölçekli bir kasabasında görülen alelade bir rüşvet suçlaması ve davası ile karşılaşırsınız. İşte bu yüzden Sn. İmamoğlu ; “ derdiniz benle. Bu insanları bırakın” diye haykırmaktadır.
