BEN KİMİM

 

        

Yılanın biri bir ateş böceğinin peşine düşmüş.

Tam onu yemek üzereyken ateş böceği dönüp sormuş:

“Ben sana bir şey yaptım mı?”

“Hayır,” demiş yılan.

“Peki sana bir zararım dokundu mu?”

“Hayır.”

“O halde neden beni yemek istiyorsun?”

Yılanın cevabı kısa olmuş:

“Çünkü ışığına dayanamıyorum.”

Bu hikâyeyi ne zaman okusam, aklım yılandan çok ateş böceğine takılır.

Çünkü insan belli bir yaştan sonra şunu öğreniyor: Her kötülüğün öncesinde yapılmış bir kötülük yok. Her kırgınlığın makul bir sebebi, her haksızlığın anlaşılır bir gerekçesi de yok.

Bazen yalnızca olduğunuz kişi, bir başkasının içinde halledemediği bir yere dokunur.

Eskiden bunu anlamakta zorlanırdım.

İnsanları kendi kalbimden ölçmek gibi kötü bir huyum vardı belki de. Ben yapmazsam başkası da yapmaz, ben kıyamazsam o da kıyamaz, ben seviyorsam korurum, inanıyorsam arkasında dururum sanırdım.

Hayat bunun böyle olmadığını öğretti.

Hem de bir kere değil.

İnsanın fıtratı diye bir şey olduğuna bugün eskisinden çok daha fazla inanıyorum. Çünkü insan, eninde sonunda kendine dönüyor. Ne kadar saklarsa saklasın, ne kadar güzel cümlelerin arkasına gizlerse gizlensin, vakti geldiğinde içindeki neyse onu ortaya koyuyor.

Ben de kendi fıtratımı biliyorum artık.

Kolay vazgeçmem mesela.

Hele sevdiğimden hiç kolay vazgeçmem.

Birini hayatımın içine aldıysam, onun iyi gününde kalabalığa karışıp kötü gününde ortadan kaybolmayı bilmem. Benim için sevmek biraz da nöbet tutmaktır. Bazen yanında, bazen önünde, bazen de kimse görmeden arkasında…

Çok yorulsam da yaparım bunu.

Belki en büyük gücüm, belki de en korunmasız yerim tam burasıdır.

Çünkü benim kırmızı çizgilerim çoğu zaman kendimden çok sevdiklerimin etrafındadır.

Bana yapılanı uzun uzun tartabilirim. Bir mazeret bulurum, anlamaya çalışırım, zaman veririm. Hatta bazen gereğinden fazla düşünür, “Acaba ben mi yanlış anladım?” diye kendimi bile sorgularım.

Ama sevdiğim birine bilerek dokunulduğunda içimde başka bir yer ayağa kalkar.

Orada çok az tereddüt ederim.

Çünkü benim dünyamda sevgi yalnızca güzel söz değildir. Sadakattir. Emeğin hafızasıdır. Zor zamanda kimin nerede durduğunu unutmamaktır.

Yaş aldıkça insanları daha az yargılamayı ama daha iyi okumayı öğrendim.

Kimin gerçekten sevindiğini, kimin seviniyormuş gibi yaptığını…

Kimin elini uzattığını, kimin yalnızca görünmek için yaklaştığını…

Kimin ışığınızı çoğaltmak istediğini, kimin o ışık karşısında gözlerini kısmak zorunda kaldığını…

İnsan bunları bir yerden sonra hissediyor.

Sesin tonundan, küçücük bir suskunluktan, tam da mutlu olduğunuz anda değişen bir bakıştan…

Ve galiba en büyük değişimim şu oldu:

Eskiden gördüğüm her şeyi düzeltmeye çalışırdım.

Şimdi çalışmıyorum.

Herkesi ikna etmek, herkes tarafından anlaşılmak, hakkımdaki her yanlış fikri düzeltmek gibi bir borcum olmadığını öğrendim.

Beni bilen bilir.

Bilmeyen de kendi bildiği yerde kalabilir.

Çünkü insan ömrünün bir yerinde, enerjisini kendisini yanlış anlamaya kararlı insanlara değil, yanında doğru duranlara saklaması gerektiğini anlıyor.

Ama bütün bunlar beni başka birine dönüştürmedi.

Hâlâ iyiliğin bir kokusu olduğuna inanıyorum.

Hâlâ bazı insanların yanına oturduğunuzda içinizin sebepsiz yere ferahladığına, bazılarının yanından kalktığınızda ise nedenini bilmeden yorulduğunuza inanıyorum.

Hâlâ bir insanın başka bir insanın hayatına bıraktığı küçücük bir iyiliğin, dünyada bir yerde mutlaka çoğaldığını düşünüyorum.

Saflık mı?

Belki.

Ama insan belli bir yaştan sonra neye inanacağını biraz da kendisi seçiyor.

Ben, kötülüğü tanıdığım için iyilikten vazgeçmeyi seçmedim.

Hayal kırıklığı yaşadığım için güvenmemeyi, kaybetmekten korktuğum için sevmemeyi, nankörlük gördüğüm için vermemeyi öğrenmedim.

Sadece kalbimi ve emeğimi kime verdiğimi daha dikkatli seçmeyi öğrendim.

Çünkü ateş böceğinin hikâyesinde benim için asıl mesele yılan değil artık.

Yılan zaten fıtratına uygun olanı yapıyor.

Asıl mesele, ateş böceğinin kendisini kovalayan yılanlar yüzünden kendi ışığından şüphe etmeye başlamaması.

Benim yıllar içinde öğrendiğim de tam olarak bu:

Herkes sizin ışığınızı sevmek zorunda değil.

Bazısı o ışıkta yolunu bulur.

Bazısı yanınızda kendi ışığını yakar.

Bazısınınsa gözünü alır.

Kimin ne yaptığı onun fıtratıdır.

Benimki de benim.

Ve ben, bütün gördüklerime rağmen, ışığımı kısmaktansa kiminle yan yana duracağımı seçmeyi tercih ediyorum.

Çünkü bir mum başka bir mumu tutuşturduğunda ışığından hiçbir şey kaybetmez.

Aksine, karanlık biraz daha azalır.

Ben hâlâ buna inanıyorum.

Hâlâ iyiliğin çoğaldığına, ışığın paylaşıldıkça eksilmediğine ve insanın en çok da kendi fıtratına sadık kalması gerektiğine…

Ve bütün gördüklerime rağmen,

ben hâlâ çoğalmaktan yanayım.

 Av. Berna A. AKBABA

Kırca Hukuk Bürosu
Tüm Hakları Saklıdır ©