KORKUYU BESLEMEK
Bir Filmin Ardından
Amerikalıları anlayamıyorum.Medyada, yazın dünyasında sinemada hasılı her alanda nasıl da acımasızca eleştiriyorlar, kendilerini. Dün gece nefesimi tutarak izlediğim filmde siyah beyaz çatışması ekseninde , Amerikan yargısı yerden yere vurularak, paçavra edildi. Kimsenin gıkı çıkmadı. ABD nde ve tüm dünyada gişe rekorları kıran filmi milyonların yanında, Başkanlık mensupları, senatörler ve yüksek mahkeme başkan ve üyeleri de izlemiş, uzatılan mikrofonlara fimle, yönetmen ve oyuncularla ilgili düşünce ve yorumlarını paylaşmışlar. Hepsi de olumlu , övgü dolu. Kimse şikayetçi olmamış, hiç bir savcı soruşturma başlatmamış. Ben de gerçekten çok beğendim. Ama, itiraf etmeliyim ki, ülkemde yönetenlerin ve egemenlerin Osmanlı'dan bu yana sanata ve sanatçıya bakışını düşününce , doğrusu güzel bir film seyretmenin keyfini çıkaramadım. Oralarda ünlerine ün katan sanatçılar, toplumun tepe katmanlarında büyük imkanlarla ödüllendirilirken, sürgün zindanlarında susturulan, hapishane hücrelerinde esir alınan veya bakımevlerinde sonlanan hayatlarda doludur, bizim hikayemiz. Kaderimiz bu topraklarda doğmak, önümüze konulanlara güzellemeler düzmekse lanet olsun!!!
Işıklar içerisinde uyusun .Besteci, toplumcu yazar, düşünür, ses sanatçısı ilham İrem'in yirmi yıldır Fetö ile bir başına verdiği savaşı yazdı gazeteler. Sanatçı, yazıları, besteleri ve müziği ile yüreğini de katarak sürdürdüğü bu sessiz kavgasında, bir milyon dolar tazminat ödemiş, Fetöye.
Sessiz sözcüğünü sanatçının kavgasını dar bir çevrede tek başına yürütmesi nedeniyle kullandım. Hakkındaki dava ve soruşturmaları yakın çevresinin dışında kimseler duymadı . Ama ben, ışığının aydınlığında kocaman yüreğini de gördüm. Filmin başrol oyuncusu avukatın Amerika yargısına ve sermayesine karşı tek başına çıktığı kavgada , yüreğini katarak bozduğu adalet oyunu , ilhan İrem'in yaşam öyküsünün bir başka coğrafyada yaşanmışlıkları gibi geldi bana.
Baş rol oyuncusunun final cümlesi ile bitirelim;
Yoksulluğun karşıtı zenginlik değil, ADALETTİR. Hukuk fakültesini iyi fikirlerle bitirdim. Ama gördüm ki, yüreğini koymazsan iyi fikirler bir şey anlatmıyor. ÖK
Korkuyu Beslemek
Beş yaşında bebesi ile yaşadığı konutundan apar topar gözaltına alındı polislerce. Sonra Savcılık, mahkeme derken, ne olup bittiğini tam da anlamadan, gecenin bir vaktinde Bakırköy Kapalı Kadın Cezaevinin demir parmaklıklar arkasında buldu kendini.
Gülşen'den söz ediyorum. İnsanların, söz yazarı, solist, kendine özgü dans ve giyim kuşamı ile tanıdıkları Gülşen'den.. " çagırsaydınız, gelirdim." diyen Gülşen'den. Öyle ya, nerelere ve neden gitsindi ki. Adam mı öldürmüştü, uyuşturucu kaçakçılığına mı karışmıştı? Altı üstü bir dost meclisinde kantarın topuzunu aşan bir sözcük kullanmıştı, kadar. Hem yakın geçmişte, CHP Gurup Başkan vekili Özgür Özel, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı ; " Franco özentisi diktatör " diye eleştirmiş de, Özel hakkında açılan davada Mahkeme; " Somut olayda , davacı Sn. Cumhurbaşkanının toplum tarafından azami seviyede bilinen , tanınan , konuşma ve davranışları, tüm toplumca ayrıntıları ile takip edilen icraatı, herkesi etkileyen ve etkileme potansiyeline sahip kimse olması ve en yüksek yürütme ve devlet makamında bulunması itibariyle,kendisine muhalefet edilmesi ve işbu muhalefetin de sertçe eleştirmesi gayet tabiidir. Bu durumda davacı Sn. Cumhur başkanının kendisine yönelik şiddetli siyasi eleştiri içeren ifadelere karşı, aynı durumda olmayan kimselerden daha yüksek seviyede tahammül göstermek mevkisinde olduğu değerlendirilmelidir." diyerek, davanın reddine karar vermemiş miydi?.. Sonuçta hukuk vardı. Yargı vardı diye düşündü. Âmâ öyle olmadı. 2018 yılında hukuk fakültesini bitiren, şunun şurasında on aydır İstanbul gibi koca kentte hem de basın savcılığı gibi önemli bir görevde bulunan Cumhuriyet Savcısı, iddia konusu sözcüğün kullanıldığı günden dört ay sonra hangi yasal ve fiili Gerekçe ile olduğunu bilemediğimiz nedenle gözaltı uygulayarak, tutuklama istemi ile Mahkemeye sevk etti , bilemiyoruz. Yanıtını bulamadığım bir başka husus da; tutuklama kararında yer alan; "iddia konusu sözün toplumda yoğun biçimde olumsuz yorumlara neden olduğu, infiale yol açtığı " yolundaki açıklamadır. Bakanlığın ya da Kurulun sözü edilen gerekçenin hangi ceza kanununda yer aldığını sorgulaması gerektiğini düşünüyorum. Muradım, savcı ve yargıcı küçük düşürmek değildir. Kişi ve kişiliklerle uğraşmanın nafile bir çaba olduğuna inanırım. Sorun sistem sorunudur. Ama inanırım ki; diploma bol keseden mesleksel ünvanlar sağlasa da, vukufiyet ve liyakat olmadıkça son çözümlemede pek de işe yaramıyor. Her meslek için geçerli olmakla birlikte, özelde hukukçuluk yıl aldıkça demlenir. Tüm kara Avrupası, Anglo-Sakson hukukunun uygulandığı ülkelerde , bu konularda on aylık geçmişi olan bir savcıyı , bir yargıcı göremezsiniz, kürsüde. Vurguladığım gibi; kişi ve kişilikler ilgilendirmiyor, beni. Takıntım sisteme. Sistem yaratıyor kişiyi de, kişiliği de. Bu yüzden yargının bağımsızlığından, hukukun araçsallaştırıldığımdan, Gülşen'in özelinde savcının ve yargıcın görüş ve kararlarını dayandırdıkları gerekçelerin gerçeklerle, evrensel adalet anlayışı ve pozitif hukukla bağdaşmadığından söz etmek istemiyorum. Yıllardır bu konular, hukukçu olan olmayan, tüm kesimlerce her türlü platformda tartışılıp duruyor. Gülşen de benzerlerinde yaşadığımız gibi, en fazla ilk duruşmaya kadar tutuklu kalacak ve salıverilecek. Avukatları karara itiraz edeceklerini bildirdiler. Umarım duruşma beklemez ve bir iki güne salıverilir. Kuşkusuz, her yurtsever demokrat olarak ben de üzüldüm. İçim kanadı. Bu düşünceler içerisinde iç dünyamda boğuşurken, karşımda açık duran bir kanalda gündemi ve yayın akışlarını değiştiren bu olay ilk sıraya oturdu. Gazeteciler; Kadri Gürsel ve İsmail Saymaz'ın söyleşi şeklinde ilerleyen programlarının sonunda İ.Saymaz dinleyenlere öğüt verircesine, konuşurken yazarken kullanılan sözcüklere dikkat edilmesini, aksi halde Gülşen'in akıbeti ile karşılaşılacağı anlamında ifade kullanınca; önceki bir programında, Saadet Partisi Genel Başkanı Sn. MOLLAOĞLU ile mülakatında , sorduğu ya da sormadığı sorularla ilgili olarak Zülal Kalkandelen ve Özdemir İnce'nin ağır eleştirilerini değerlendirmeye almadığını düşündüm. Kanımca gazetecinin bu sözlerini, kanalın toplumca bilinen misyonunu göz önüne aldığımızda; bir canlı yayın kazası deyip de geçemeyiz. Kamuoyu önünde iseniz daha özenli ve duyarlı davranmak gibi bir sorumluluğunuz vardır. Herhangi bir özel amaç taşımadığına inandığım bu sözler "korkuyu hatırlatmak olarak”değerlendirilir ki, birilerinin isteği tam da budur. Yazıya " korkuyu beslemek" başlığını atmam bundandır. Korku deyince büyük ozanın dizeleri düşüverdi usuma.
"Bize türkülerimizi söyletmiyorlar Robson
İnci dişli zenci kardeşim
Kartal kanatlı kanaryam.
Türkülerimizi söyletmiyorlar bize.
Korkuyorlar Robson
Şafaktan korkuyorlar,
görmekten, duymaktan, dokunmaktan korkuyorlar.
Yağmurda çırçıplak yıkanır gibi ağlamaktan ,
sımsıkı bir ayvayı dişler gibi gülmekten korkuyorlar.
Sevmekten korkuyorlar
bizim Ferhad gibi sevmekten
(Sizinde bir Ferhadınız vardır,
elbet Robson adı ne?)
Tohumlar ve topraktan korkuyorlar,
akan sudan ve hatırlamaktan korkuyorlar.
Ne iskonto, ne komisyon , ne vade isteyen bir dost eli
Sıcak bir kuş gibi gelip konmamış ki avuçlarının içine korkuyorlar Robson, ümitten korkuyorlar,
Ümitten.
Korkuyorlar kartal kanatlı kanaryam
türkülerimizden korkuyorlar."
TARANTA-BABUYA
Mussolini çok konuşuyor Taranta-Babu
Tek başına
Yapayalnız
Karanlıkta
Bırakılmış bir çocuk gibi
Bağıra bağıra, kendi sesiyle uyanarak
Korkuyla tutuşup
Korkuyla yanarak
Durup dinlenmeden konuşuyor.
Mussolini çok konuşuyor Taranta-Babu
Çok korktuğu için
çok konışuyor.
N.Hikmet
Büyük ustanın salt insana değil tüm canlılara dokunan duygularına dair deyişlerini aktardım. Korkmamalıyız. Hani anlatılır ya; Nazi zulümlerine tanık olan bir kişi her seferinde suskun ve bir kenarda seyirci kalmış, son kez sıra kendine geldiğinde bakındığında , etrafında kimsenin kalmadığını görmüş. Halkın örgütlü demokratik direnişi yaratılmak istenen korku iklimini yok edecektir. Adalet adına , özgürlükler adına , demokrasi adına, insanlık adına, çevre adına örgütlü toplumsal muhalefetin sesini yükseltelim. Ö.K.
Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket bizim.
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benziyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim.
Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
bu dâvet bizim...
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim...»>
(Kuvay milliye Destani- 30 Agustos)
Bayraminizi kutlarim.
KILIÇDAROĞLU
Gazi Mustafa Kemal Atatürk 'ün kurucusu olduğu, Cumhuriyetle akran CHP nin haylidir lideri Sn. Kılıçdaroğlu bir süredir " helalleşme" başlığı altında adımlar atıyor. Bu bağlamda, şimdi de bir yasa teklifi verdi.Giyim kuşam, Başörtüsü (türban) ın yasal koruma altına alınmasını istiyor. Başörtülü, türbanlı, hatta sarıklı, cübbeli insanların bırakın caddeleri, çarşı pazarı, kamusal alanlarda özgürce dolaştıkları, o halleri ile görev yaptıkları yurdumda ses çıkarmadan seyirci olunurken, bu kez " helalleşme " çağrısı altinda yasal korumaya alınması isteniyor. Anayasamızın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek maddeleri arasında yer alan " laiklik" ilkesi görmezden mi geliniyor, yoksa bu ilke arkadan mi dolanılmak isteniyor, doğrusu çözemedim
Ülkemde laik kesimin; düşüncesine, söylediğine yazdığına, yaşam tarzına, giyim kuşamına saldırılar yoğunlaşmış iken, dünya İranlı kadın Mahsa Amininin başlattığı özgürlük savaşına canlarını ortaya koyarak destek verirken, yaklaşan seçimlerde dindar ve din baz kesimin sempatisini kazanmaksa amaç, bunun adı ilkesizliktir. Aslı, ben buradayım deyip bangır bangır bağırırken, kusura bakmayın da kimse taklide meyletmez. Dahası siyasal İslamcıların ekmeğine ballı kaymaklı yağ sürmektir bunun adı. Özgürlüklerle de zerre miskal alakası yoktur. Hakim, savcı, doktorun üzerlerindeki çarşafla, sarıkla hastahene de, mahkeme kürsüsündeki duruşlarını bir düşünün. Bir karşı devrimci amiralin mensubu ve müridi oldugu tarikat toplantisinda resmi üniforması üstündeki cübbeli takkeli içimi acıtan görüntüsü hala gözümün önünden gitmiyor. Teklif kanımca bunu da yasalaştırıyor. Z.Kalkandelen köşesinde; " laiklik, kimsenin kolay harcayabileceği bir ilke değildir . Kılıçdaroğlu yürek ister , diyor. O halde din dersini zorunlu olmaktan çıkarmak ıçin teklif verecek yüreğiniz var mı? Din adamlarının sadece ibadet yerlerinde dini kıyafet giymelerine dair yürürlükteki yasayı uygulayacak yüreğiniz var mı, 1925 tarihli Devrim Kanunları ile kapatılan ve bu dönemde desteklenerek ayrı bir toplumda güç halini alan; tarikat cemaat ve vakıfların yasa dışılığını haykırarak, kapatılmalarını isteyecek gücünüz var mı? " Diye soruyor. Bu soruları bir birine ulamak mümkün. Bu arada gençlerin , z kuşağının oyları mı? Bildiğim kadarı ile onlar ülkelerine ve yakınlarına veda seremonisi hazırlığı içindeler. Giderlerse gitsinler de demeyiz inşallah. ÖZER KIRCA
Kurtarma çalışmalarının, yangın söndürme çalışmalarına dönüştüğünü bildiriyor, yetkililer. Aşağılardaki yangın ve yoğun dumanla birlikte yukarıdakilerin umutları da sönümlenme sürecine evriliyor. Öte yandan, iktidarı ve muhalefeti ile başlayan ilgi yarışında temsilciler olay yerinde bilgilendirme yarışında görüntü verirken, devletimizin ve iktidarın başı ile muhalefetin başının da olay yerine ulaşma çabası içinde olduklarını anlıyoruz. Olay yerine gönderilen iki bakandan biri incelemelerini müteakip kamuya yaptığı açıklamalarında; "kırk TANE" kaybımızın olduğunu bildirdi. Yani kırk canımızı yitirmiştik. Madencinin kaderi buydu. "Fıtratında "olduğu söylenmişti ya. Ekranda mikrofon tutulan uzmanlar dünyamızda kömür madenciliğinin sadece Çin, Rusya, Polonya ve bir de bizde sürdürüldüğünü söylüyorlar. Yitirdiğimiz kırk can, Kırk insan. Her birinin değişik yaşam öyküleri var. Dilerim bu son olsun. Yaşanan her bir olay sonrası "bu son olsun" dileğimizi yinelememize karşın, son gelmiyor, bir türlü. Madencilerin sendika binalarının duvarlarında geçmişten günümüze benzer olaylarda yitip giden canların künyeleri yazılıydı. Belli ki panolarda da olsa yaşatmak istiyorlardı yoldaşlarını. Simdi bir kırk can daha kazınacaktı bu panoya. Bakanlık yine bilmem kaç savcının soruşturmada görevlendirildiğini söyleyecek. Ne olacak? İstenirse yüzlercesi görevlendirilsin. Yüreklerde tutuşan ateş sönecek mi? Mikrofon tutulan madencilerin anlatımlarından ögreniyoruz. Toprağın metrelerce altından vardiyalarını tamamlayarak gün yüzüne çıkan emekçiyi " geçmiş olsun" diyerek karşılarlarmış. Dilerim bu uğurlama ve karşılama törenlerinin yaşanmayacağı başka dünyalarda buluşur insanoğlu. OK.
Genelge
Adalet Bakanı Bozdağ; kadına yönelik şiddet ve çocuk istismarı suçlarına ilişkin soruşturmaların " titizlikle sürdürülmesi" ve bu konudaki soruşturmaların Bakanlığa bildirilmesine ilişkin bir genelge yayınladı. Genelgede söz konusu soruşturmalar hakkındaki bilgilerin Cumhuriyet başsavcısı tarafından derhal Ceza İşleri Genel Müdürlüğü'ne gönderilmesi isteniyor.
Uzun süredir artarak devam eden söz konusu suçlarla ilgili olarak genelge yayınlaması ; son günlerde gündeme düşen 6 yaşında bir kız çocuğunun tarikat mensubu babası tarafından evlendirildiği haberinden kaynağını alıyor. Bakıldığında , ne var bunda? denilip , bundan böyle hukuki mücadelenin daha etkin yürütüleceği algısına kapılabilirsiniz. Şeytanın avukatlığını yapıp, ben farklı okuyorum bu genelgeyi. Katılır mısınız, bilmem. Genelgede bu suçlarla ilgili soruşturmaların; " titizlikle yürütülmesi " istenirken, bu güne değin, bu soy soruşturmalarda gereken özenin gösterilmediğine de vurgu yapılmıyor mu?
Dahası, verilerin "derhal" kaydı ile Bakanlıkta ve Genel Müdürlükte toplanması istenmiştir. Esasen, tüm suç kayıtları ve maznuniyetler Bakanlıkta arşivlendiği göre, " derhal" kaydına yer verilmesi ile murat edilen nedir? Böylece yargı bağımsızlığı, masumiyet karinesi, tabii hakim ilkelerine dokunulmuş olunmuyor mu?.. Öyle günlerden geçiyoruz ki, ister istemez şeytanın avukatlığını soyunuyor insan...
Gün geçmiyor ki, bir çok kadın gözler önünde vahşice katledilmesin. Cinsiyet ayırımı yapmaksızın, tarikat yuvalarında, kurslarda ve yurtlarda çocuklara karşı cinsel istismar suçları işlenirken " genelge" çıkarma gereği duymayan Bakanlıklar bu gün etkin mücadeleye karar vermişlerse, bir samimiyet sorgulaması yapmak her şeyden önce benim insan olarak hakkımdır, diye düşünüyorum.
Son olayda ünlü bir cemaate bağlı vakfın kurucusu olan babası tarafından 6 yaşında evlendirilen kız çocuğunun haber yapılması üzerine oluşan toplumsal tepki nedeniyle hız kazanan adli süreçte tutuklama kararları çıkınca, olan biteni Adalete aykırı bularak protesto eden, slogan atan sarıklı, cübbeli insancıklarla doluverdi İstanbul'daki Avrupa’nın en büyük Adliyesinin önündeki alan. Özgürlük istiyorlardı, adalet istiyorlardı tutuklananlar için. Kuşkusuz, binlerce insan gibi, adaletin tecelligahında görev yapan yüzlerce Savcı ve önemli sayıda güvenlik görevlisi de tanık oldular ve sükunetle izlediler, bu tabloyu. Kime karşı, kimler tarafından beslenip, palazlandı, bu oluşumlar? Cumhuriyetle akran Yasa, meşruiyetini korurken, fütursuzca sahnelenen, hukuka açıkça aykırı ve suç teşkil eden bu güç gösterisinin yanında; paylaştıkları bir cümlecikten oluşan alıntı nedeniyle cezaevlerine atılanları düşündükçe; sözünü ettiğim Genelgeye başlangıçta, soruşturma evresinde birilerini korumaya almanın almanın bir yolu mudur? diye bakmadan duramıyorum. Düşünce işte. Nerelere götürüyor insanı...ÖK
ŞEBNEM KORUR FİNCANCI HOCA’DAN MAHKEMEDE HUKUK VE İNSANLIK DERSİ
""Bana sen diye hitap edemezsin. Okuduğunuz fakültelerde yıllarca eğitim verdim, bana sen diye hitap etmenizi kabul etmiyorum.
64 yaşındayım. İnsanlık onuruna aykırı şekilde Ankara’dan buraya kelepçeyle getirildim. Benim üst seviyede fıtığım var. Beş buçuk saat boyunca kelepçeliydim. Ben elinde silah olan birisi değilim, benim tek silahım kalemim, beynim.
Ben de bu suçlamaların üzerimdeki etkisini bilemiyorum ama kim olduğumu da unutmadım.
Mesleğimi, kimliğinden bağımsız tüm insanları görünür kılma çabasıyla sürdürdüm. Takdir edersiniz ki yıllarımı verdiğim adli tıbba, iddianameyi yazan ve adli tıbbı bildiğini iddia eden savcıdan daha çok hakimim. Videodaki belirtiler üzerine yaptığım tıbbi değerlendirme bir ön tanıdır. Tanıya erişebilmek için de etkili ve bağımsız bir soruşturma ve belgeleme gerekmektedir. Neyse ki Milli Savunma Bakanlığı, Mecliste soruşturma yapacağını söyledi. Ama bağımsız mıydı? Hayır. Bir insan hakları savunucusu olarak ifade özgürlüğü ve toplumun haber alma hakkını savunma sorumluluğum vardır. Bir kamusal entelektüel olarak soru sorma, kamuya hakikat bildirme talebim bilim insanı sorumluluğunun yanı sıra yurttaş olmamın sorumluluğundandır. Hekimlik insana dair, insanlığa karşı suçların karşısında durmaktan, zeytinimize, arımıza sahip çıkmaya, savaşlardan iklim değişikliğine kadar her türden halk sağlığına zarar veren unsurun karşısında durmaktır. Nazım Hikmet’in de dediği gibi 'yaşamak ciddi iştir'.”
Şebnem Korur Fincancı
Oyumuzu Kullanırken
Herhangi bir olumsuzluk yaşamazsak 14 Mayıs 2023 Pazar günu ülkemiz yeni cumhurbaşkanını seçmek icin sandığa gidecek.Seçim takvimi başladı. Cumhurbaşkanı aday adaylığı için dokuz ismin başvurduğu bildiriliyor. Başvurular tamamlandığında YSK tarafından kimlerin aday olabilecekleri açıklanacak .Anayasa'mızın 101.md.si aday olabilme , 101/3 maddesi ise; Cumhurbaşkanının görev süresini belirliyor. Buna göre de; cumhurbaşkanının görev süresi beş yıldır ve bir kimse en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir. " Görev süresini en fazla 2x5 =10 yılla sınırlayan koşul, farklı görüşlere kapalı, toplumun her kesimince anlaşılabilir netlikte olup, durumu bu koşullarla uyumlu olmayan kişinin adaylık başvurularının kabul edilmemesi gerekmektedir.
Adayın özeli ile ilgili olarak Any.101/1 maddesinde yer alan koşulların varlığı ya da yokluğu ; demokratik yurttaşlık hakkımın kullanımı bağlamında yaşamsal önem taşımaktadır. Oyumu kime, hangi özellik ve nitelikte bir kimlik ve kişiliğe kullandığımı bilmek istememem hiç bir biçimde engellenemez. Çünkü bu bir temel yurttaşlık hakkıdır. Bu nedenle , Any. 101/1 maddesinde getirilen; Cumhurbaşkanı adayının, 40 yaşını doldurmuş, yüksek öğrenim yapmış, milletvekili seçilme yeterliliğine sahip kişiler arasından seçileceği , yolundaki koşulların varlığının denetim yetkisi YSK' na alt olmakla birlikte, seçmen olarak benim de tercihimi etkileyeceğinden, adayın özeli ile ilgili bilgilere erişim ve başvuru ekinde sunulan tüm belgelerin denetime elverişli biçimde yurttaşlarla da paylaşılması, demokratik yurttaşlık hakları bağlamında zorunludur. Adaylardan birisi Harward, MIT diploması taşırken, diğeri klasmanda gerilerde bir okulu bitirebilmiş ise, Ülkemi temsil ederken tercüman aracılığıyla iletişim kurabilecekse, tercihimi kullanırken ayırım yapmamdan doğal ne olabilr? Sonuçta seçilecek kişi benim irademle , beni temsilen seçilecekse...OK.
ADAY ADAYLARI
Topçu-popçu, artist- şarkıcı, türkücü, programcı- spikerler vb. doldurunca listeleri, Çetin ALTAN’ın bir anısı düştü usuma. Cumhuriyetten bugüne, unutulmayan ve unutulmayacak tüm devlet adamlarını köşelerinde saygı ile selamlayarak aktarıyorum bu hikayeyi.
Geçmişlerde bir valimiz batı ülkelerinden birisine seyahat eder. Muhatap olduğu mevkidaşı ile tercümanı aracılığıyla sohbete koyulduğunda, kendisine yöneltilen ; ne iş yapıyorsunuz, mesleğiniz ? sorusuna ; “vali “, diyerek yanıt verir. Soru yinelenince bizimkisi biraz da hiddetlenerek ; “vali işte” deyince, rahmetli Altan ; s..tir len, diye kesip atar muhabbeti. Bizimkisi “vali” yanıtı ile bu gün var, yarın yok olan andaki pozisyonunu , valiliği mesleği olarak değerlendirmiştir.
İktidarı, muhalefetiyle açıklanan aday adayları listelerine göz attığımızda , İlerde benzer sorularla karşılaştıklarında umarım ki seçtiklerimiz ; milletvekili, bakan, gibi yanıtlar vermezler. Bilemiyorum. Şu önemli eşiği elbirliği ile aşalım , sonrasına bakarızcılar gibi mi düşünmek gerekiyor. Doğrusu, gözlerim alanlarında ulusal ve uluslararası ölçekte uzman , çağdaş, demokrat, özgürlük ve eşitlikten yana aydınlarımızı aradı. Kim bilir, belki de gözümden kaçtı. Çünkü biliyorum ki; seksen beş milyonluk ülkemde ulusumu gerçek anlamda temsil edecek ; siyaset bilimci, diplomat, deprembilimci, arkeolog, antropolog, sanatçı, yazar çizer, çevrebilimci, ekonomist , mühendis, araştırmacı nice değerlerimiz var . Bir çoğu, dışarlara taşındılar ve oralarda alanlarındaki çalışmaları ve ürettikleri ile Nobel ödüllerine uzandılar, uzanıyorlar.
Dünya ; Maradona, Messi ve Pele’yi tüm ayrıntıları ile tanır ama, Arjantin ve Brezilyanın devlet başkanlarının isimlerini bilenlerin adedi bir elin parmaklarını geçmez. Muhammet Ali , Michael Jordan, Michael Jackson, Elizabeth Taylor, Sofia Loren ve sayamayacağımız kadar bi dolu ünlü isimler yerlerinde durarak, hem kendilerini ve hem de toplumlarını büyüttüler. Kimse onları çağırmadı ve onlardan kimse de heves etmediler. Batı toplumlarının parlamentolarına göz attığımızda da bizimkisine benzer bir görüntü ile karşılaşmıyoruz. Bırakın batıyı, doğuda bile aynı görüntüyü bulamazsınız. Galiba bizimkisi biraz kendine özgü. Eskileri deyimi ile ; nev’i şahsına münhasır. Haydi hayırlısı. OK.
Yargıtay 4. Ceza Dairesi, 14 Mayıs’ta Tip’ten Hatay Milletvekili seçilen Can Atalay’ın tahliye talebinin reddine yönelik itirazı kabul etmedi. Daire, oy çokluğuyla itirazı reddetti. Karara muhalif kalan ve tahliye yönünde oy kullanan Daire Üyesi Özgür Cevahir, Atalay’ın yasama dokunulmazlığı olduğunu ve tahliye edilmesi gerektiğini savundu. Atalay’ın, “mahkum edildiği suçun Anayasa’nın 14. maddesi kapsamındaki istisna suçlardan olması” nedeniyle tahliye edilmediğini anımsatan Cevahir, “‘Anayasa’nın 14. maddesindeki durumlar’ ibaresinin kapsamına hangi suçların girdiği konusunda kanun koyucu düzenlemesi dışında yargı organlarınca yapılan yorumlarla belirlilik ve öngörülebilirliği sağlamak mümkün değildir. Oysa milletvekilliği görevi demokratik siyasal hayatın bahşettiği üstün bir kamusal yarar ve öneme sahiptir. Tam da bu sebeple milletvekilleri anayasal bir koruma alanına sahiptirler. Seçilmiş milletvekillerinin ifade özgürlüğünü veya milletvekilliği görevini yerine getirmek için kullandıkları diğer hak ve özgürlüklerine yapılacak ölçüsüz müdahaleler, halk iradesiyle oluşan siyasal temsil yetkisini ortadan kaldıracak, seçmen iradesinin parlamentoya yansımasını önleyecektir” dedi. İtiraz da reddedildi
Yargıtay 3. Ceza Dairesi, Gezi davasında hapse mahkum edilen ve 14 Mayıs’ta TİP’ten Hatay Milletvekili seçilen Atalay’ın tahliyesi için yapılan başvuruyu reddetmişti. Daire, ret gerekçesinde Atalay’ın, “hükümeti devirmeye teşebbüs” suçundan mahkum edildiğini ve bu suçun Anayasa’nın 14. Maddesinde sayılan istisnalar arasında olduğunu belirtmişti . Avukatlarının karara karşı yaptığı itirazları da , Yargıtay 4. Ceza Dairesi tarafından reddedildi. Dörde karşı bir oy çokluğuyla alınan kararda, Yargıtay 3. Ceza Dairesi'nin kararının yerinde olduğu öne sürüldü.
“Hakkın kullanılması kural olmalıdır”
Daire kararına üyelerden Özgür Cevahir, muhalif kaldı. Cevahir, muhalefet şerhinde önemli tespitlerde bulunarak, “Anayasa’nın 14. maddesinde belirtilen durumlar” kapsamına hangi suçların girdiğinin belirsiz olduğunu ifade ederek, Atalay’ın tahliye edilmesi gerektiğini savundu. Cevahir, muhalefet şerhinde, Anayasa’nın 83. maddesindeki, “Seçimden önce veya sonra bir suç işlediği ileri sürülen bir milletvekili, Meclis'in kararı olmadıkça tutulamaz, sorguya çekilemez, tutuklanamaz ve yargılanamaz. Ağır cezayı gerektiren suçüstü hali ve seçimden önce soruşturmasına başlanılmış olmak kaydıyla Anayasa’nın 14. maddesindeki durumlar bu hükmün dışındadır” şeklindeki düzenlemeye göre, yasama dokunulmazlığının sadece süre ile sınırlı olduğunu anımsattı. Cevahir, “Demokratik toplum sayılmanın temel parametrelerinden biri hiç kuşkusuz seçme ve seçilme hakkıdır. Bu hakkın halk tarafından seçilen milletvekilleri tarafından yerine getirilmesinin önündeki engellerin istisna, hakkın kullanılmasının kural olması gerekir” dedi.
“Genişletici yorumdan kaçınılmalı” Cevahir, Anayasa’ya göre, “seçme, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakkının ancak kanunla sınırlandırılabileceğini” ifade ederek, “Kanunla getirilen sınırlamaların hukukun temel ilke ve esasları ile uyumlu olması gerekir. Yeterli hukuki güvenliği sağlayamayan kanuni sınırlamaları yorumlarken uygulayıcıların daraltıcı yorum yoluna başvurmaları, temel hak ve özgürlüklerinin korunmasının kural, sınırlamanın istisna olduğu gerçeğini hatırlamaları gerekir. Yine yeterli berraklıkta olmayan, temel hakları sınırlayan normlar yorumlanırken hukukun temel ilke ve esasları ile demokratik toplumun gerekleri ve hukuk devleti ilkeleri gözetilmelidir. Sınırlayıcı hükümler yorumlanırken genişletici yorumdan kaçınılmalıdır” ifadelerini kullandı.
“Testten geçirilmeli”
Cevahir, şerh yazısında özetle şunları kaydetti:
“Seçme ve seçilme hakkını sınırlayan yasa hükümleri sıkı bir hukuk devleti ve kanunilik şartları testinden geçirilmelidir. Anayasa'nın 83. maddesinin 2. fıkrasına göre yargılama engeli olan yasama dokunulmazlığından milletvekilinin yararlanmasının engellenebilmesi için iki şartın birlikte gerçekleşmesi gerekir. Bunlardan ilki isnat edilen suçlar soruşturmasına seçimden önce başlanmış olması, ikincisi ise isnat edilen suçların Anayasa’nın 14. maddesindeki durumlar kapsamında olmasıdır. İlk şart olan "isnat edilen suçların soruşturmasına secimden önce başlanılmış olmasının belirliliği ve öngörülebilirliği yönünden herhangi bir sorun bulunmadığı açıktır. Ancak buna karşın ikinci şart olan 'Anayasanın 14. maddesindeki durumlar” ibaresinin Anayasa’nın 14. maddesi ve TCK, CMK ve hukuk devleti ilkeleri birlikte dikkate alındığında belirlilik ve öngörülebilirlik niteliğini sağlayıp sağlamadığı incelenmelidir.
“İçtihat farklığı fikir veriyor”
Hangi suçun 'Anayasa’nın 14. maddesindeki durumlar" ile ilgili olduğu, hangi suçun bu durumlar ile ilgili olmadığı sorusu objektif olarak yanıtlanabilecek bir soru değildir. Ceza hukukunda kanunîlik ve kıyas yasağı ilkeleri geçerlidir. Hangi suçun Anayasa’nın 14. maddesindeki durumlar ile ilgili olduğu yolunda yapılan her belirleme, hangi yöntemle yapılırsa yapılsın kanunilik ve kıyas yasağı ilkeleri kaçınılmaz olarak ihlal edilmiş olacaktır. Somut olayda yasama dokunulmazlığını kazanan sanığın bu hakkına müdahalenin dayanağı olan Anayasa 14. maddenin yeterli açıklıkta olmadığı sabittir. Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay ceza daireleri kararları arasında 14. maddenin belirlilik ve öngörülebilirliği
konusunda oluşan içtihat farklılığı bu normun belirlilik ve öngörülebilirlik, dolayısıyla kanunilik koşulunu sağlamadığı konusunda yeterli fikir vermektedir."
“Yargı organlarının yorumuyla belirlenemez”
Anayasa Mahkemesi’nin Ömer Faruk Gergerlioğlu ve Enis Berberoğlu başvurularına da atıfta bulunan Cevahir, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Anayasa’nın 14. maddesinin 1. fıkrasının metni, Anayasa’nın 83. maddesinin ikinci fıkrasında yer alan 'Anayasa’nın 14. maddesindeki durumlar' ibaresini, dolayısıyla da Anayasa'nın 14. maddesinin 1. fıkrası kapsamına girmesi nedeniyle yasama dokunulmazlığı dışında bırakılan suçlar salt yargı organlarının kararlarıyla anlamlı bir şekilde belirlemeye ve böylece belirlilik ve öngörülebilirliği sağlayacak şekilde yorumlamaya elverişli değildir. (…)'Anayasa’nın 14. maddesindeki durumlar' ibaresinin kapsamına hangi suçların girdiği konusunda kanun koyucu düzenlemesi dışında yargı organlarınca yapılan yorumlarla belirlilik ve öngörülebilirliği sağlamanın mümkün olmadığı sonucuna ulaşılmıştır.
“Seçmen iradesinin yansıması önleniyor”
Oysa milletvekilliği görevi demokratik bir siyasal hayatın bahşettiği üstün bir kamusal yarar ve öneme sahiptir. Tam da bu sebeple milletvekilleri anayasal bir koruma alanına sahip kılınmıştır. Seçilmiş milletvekillerinin ifade özgürlüğünü veya milletvekilliği görevini yerine getirmek için kullandıkları diğer hak ve özgürlüklerine yapılacak ölçüsüz müdahaleler halk iradesiyle oluşan siyasal temsil yetkisini ortadan kaldıracak, seçmen iradesinin parlamentoya yansımasını önleyecektir.
“Yasama dokunulmazlığı var, tahliye edilmeli”
Netice olarak milletvekili seçilmesinden ve genel olarak yasama dokunulmazlığına Anayasa'nın 67. maddesi ile korunan hakların ihlal ettiği ve ihlalin yasama dokunulmazlığının, seçilme ve siyasi faaliyette bulunma haklarının korunmasına ilişkin temel güvencelere sahip, belirliliği ve öngörülebilirliği sağlayan anayasal veya yasal bir düzenlemenin bulunmamasından kaynaklandığı" sonucuna ulaşılmıştır. AİHM'nin aradığı kanunilik ölçütünün somut olayda gerçekleşmemesi, daha önceden benzer olay nedeniyle Anayasa Mahkemesi’nin verdiği Gergerlioğlu kararında ulaşılan Anayasa’nın 14. maddesindeki sınırlamanın belirlilik ve öngörülebilirlik ilkelerini sağlayamadığı sonucu da göz önüne alınarak sanık Şerafettin Can Atalay'ın milletvekili seçilmekle birlikte Anayasa’nın 83/2 maddesinde düzenlenen ve yargılama engeli olan yasama dokunulmazlığına sahip olması nedeniyle Anayasa'nın 83/2 maddesi uyarınca tutuklanamayacağından tahliyesine karar verilmelidir.”
Atalay’ın avukatı Deniz Özen, konuya ilişkin açıklamasında, “Yargıtay’ın verdiği karar Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’un yaklaşık 2-3 hafta önce verdiği beyanının mahkeme kararına dönüşmüş halidir. Hukuki nitelikten yoksundur ve kabul edilemez. Yargıtay verdiği kararla, ‘Anayasa Mahkemesi’nin yıllardır oluşturduğu milletvekilliği dokunulmazlığına ilişkin içtihatlarını tanımıyorum’ demiştir. Kendisi açısından bağlayıcı olan Yargıtay Ceza Genel Kurulu kararlarını da tanımadığını ifade etmiştir. Yıllar önce kapanan tartışmaları yeniden açmaya niyet ettiğini görüyoruz” demişti.
MANEVİ DANIŞMANLIK
Mili Eğitim Bakanlığı, Gençlik ve Spor Bakanlığı ile Diyanet İşleri Başkanlığı arasında imzalanan; “ Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime sahip Çıkıyorum. Projesi İşbirliği Protokolü “ kısaca (ÇEDES) olarak anılan girişimle, Eskişehir ve İzmir İllerimizde Milli Eğitim Müdürlükleri ve İl Müftülüklerince yürütülen , 842 ilkokul, Ortaokul ve Liselerde “ Manevi Danışmanlık Hizmeti” adı altında ; imam, müezzin, vaiz, kuran kursu hocalarının görevlendirilmesine ilişkin girişime karşı demokrat ve laikçi kesimin sesinin dışında , muhalefetten gür bir ses , bir tepki gelmedi. İktidar; “ hele bir adım atalım, gelecek tepkiye göre rotamızı tayin ederiz.” Düşüncesi ile önce iki ilimizde uygulama başlatmak istiyor. İmam Hatip Okulları, İlahiyat Fakülteleri, siyaset ve ekonomi alanındaki etkinlikleri devasa boyutlara ulaşan tarikatların bünyesindeki medrese düzeyindeki eğitim faaliyetleri yeterli değil miydi? Bilemiyorum. Bu başka bir araştırma konusu. Protokol açıklanınca ilk günlerde muhalefet cenahından birkaç bireysel çıkış ve cılız sesin dışında orada da suskunluk hakim. Suskunluk derken hani altılı masanın chp dışındaki beşinden söz etmiyorum. ÇEDES girişiminin onların meşrebine aykırı bir yanı yok. Cumhuriyetle akran ana muhalefetin ise yaşamsal önemde gündemleri var. Değişim istiyorlar ya… Değişmesi gerekenlerin değişim istemeleri de paradoksal ve ironik bir görüntü. Neyi değiştireceklerini bilmeyenlerin çıkardıkları tam anlamı ile bir kakafoni.
İşte, siyasetten çoktan umudu kesmiş 22 Sivil Toplum Kuruluşu (STK) ; “ Laik ve Bilimsel Eğitim Platformu (LEBEP) “ çatısı altında bir araya gelerek iktidarın bu girişimine yurt genelinde gerçekleştirecekleri demokratik eylemlerle tepki gösterme kararı aldılar. Yaptıkları ortak açıklamada; Siyasal İktidar Kurumları arasında imzalanan bu protokol ile; Anayasa’nın değiştirilemez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez ilkeleri arasında yer alan Laiklik ilkesi ve Milli Eğitim Temel Yasasının ihlal edildiği bildirilerek, önce Eskişehir , devamında İzmir ve Yurt genelinde duyarlılığı artıracak, bilgilendirme ve bilinçlendirme sağlayacak etkinliklerle , gerçek amacı aşikar bu girişime “ dur” deme kararlarını duyurdular.
Öteden beridir kurtuluşun “örgütlü toplumsal muhalefeti güçlendirmek” diye söyleyip durduğum emelimin değişik alanlarda gerçekleşiyor olduğunu yaşamak daha bir özgür kılıyor insanı…
Anayasaya ve yasalara aykırı bu protokolün kanımca yaşama geçirilmesini beklemeye gerek yok. Protokol hayata geçirilmese dahi, bu haliyle Anayasa’yı ihlal suçu oluşmuştur. Çünkü bu suçun oluşumu tamamlanmasına bağlı olmayıp, önemi ve özelliği gereği kalkışma da tamamlanmış suç gibi yaptırımla karşılanmıştır. Yaşadığımız yargı düzeninde sonucundan bağımsız yasal girişimlerde bulunmak ödev olmalıdır. ÖK.
KİMİ YENDİNİZ?
Kızlar, kızlar!!
Kalp damarlarımdan biri yüzde 50 tıkalı. Sizin maçınızın tamamını seyretmeye benim yüreğim dayanmadı. Aldım başımı çıktım gittim dışarı...
Tekrar geldiğimde son set oynanıyordu.
Korka korka, göz ucuyla baktım ekranın sol üst köşesindeki sayı tabelasına...
Öndeydiniz, seyrettim son setinizi her sayıda havaya fırlayarak.
Yendiniz! Yendik İtalya' yı!
Döndüm bir daha seyrettim bütün maçı... Hiç bir şey keyif veremezdi bana bu kadar..
Ebrar'ın 6 yaşındaki çocuk heyecanıyla dil çıkarışını izlerken,
Bizden biri olmuş Vargas' ın roket misali topa 105 km/saat hız verişine bakarken;
Bandanalı, saç jölesi bozulmayan milli(!) futbolcular da aklıma gelmedi değil hani..
Voleybol topuna sadece bileklerinizle değil, yüreklerinizle de vurduğunuzu hissettim.
O toplar bende;
Arjantin kalecisinin cinsel içerikli şov ile kaldırdığı dünya kupasında Messi'nin imzaladığı futbol toplarından birinin, Katar Şeyhi tarafından Cumhurbaşkanımıza hediye edilişini çağrıştırdı.
Biz, başka ülkelerin oynadığı dünya kupası için Katar' a kadar gideriz ama Avrupa' ya gidemiyoruz kusura bakmayın kızlar!!
Kızlar!
Elinizin değdiği, terinizin boca edildiği, yılların emeğini temsil eden, Türk kızının neler yapabileceğinin sembolü olan, imzalı o voleybol toplarından biraz getirmenizi bekliyoruz. Bizim için o toplar Messi imzalı toplardan çok, ama çok daha değerlidir.
Devlet büyüklerimize hediye için değil;
Kurtuluşları için sizi rol model kabul etmiş kızlarımız için getirin.
Siz kimi yeniyorsunuz biliyor musunuz?
Ne Almanya'yı, ne Belçika' yı
Ne Polonya' yı, Ne de İtalya' yı...
Onları nasıl olsa yenersiniz...
Yeter ki, yeterli fırsat verilsin size...
Bizi futbolla uyutanları yeniyorsunuz!
"Fenerbahçe'den Galatasaray'a çalım, Galatasaray'dan Beşiktaş'a çalım," borazanlığı ile ülkeyi; Avrupa' da pazarı olmayan, yaşlanmış topçularla doldurup dövizimizi oluk oluk dışarı akıtanları yeniyorsunuz!
Transferde perde önünde görünüp, sempati toplayan her türlü iş bitiriciyi(!) de yeniyorsunuz...
Nasıl mı?
Yüzlerce futbol kulübümüzün dünyada gösteremediği başarıyı siz sahadaki 6 kız başarıyorsunuz!
Onlar sahada oynayacak 3 Türk futbolcuyu bulup yetiştirmekte, sahaya sürüp vitrine çıkarmaktan acizken siz;
5-6 yaşındaki kızların yüreklerini kuşlar gibi,"pır pır" çarptırarak koltuk altlarına birer naylon topu şimdiden sokup vitrine çıkardınız bile....
Servetleri milyarlarla ifade edilen tarikatları,
"Deve sidiği faydalıdır,''
" Namaz kılmayanlar öldürülebilir,"
"Birden fazla kadınla evlenilebilir," diyen profesör leri(!) de yeniyorsunuz....
Tacizcileri, tecavüzcüleri, ve bunlara ceza indirimi yaparak, infaz kanununundan yararlandıranları yeniyorsunuz..
6 yaşında kız çocukları dokunan elleri de kırıyorsunuz.
Siz kimsiniz, biliyor musunuz?
Muhalefetin beceremediğini beceren kızlarsınız.
Siyasete girerek değil ama;
Siyaset dışında halkı arkanızdan sürükleyerek yapıyorsunuz muhalefet görevini.
Farkında mısınız; adalete, dürüstlüğü, yoksulluğa isyan eden sessiz anaların gönlünde kızlarının sizin gibi olması yatıyor... Her kız voleybolcu olmayacak ama; beyinlerde kızların neler basaracağının kıvılcımını çaktırıyorsunuz..
Siz başardıkça, o kıvılcımlar harlayan bir ateşe dönüşüyor.
O ateş bütün yurdu saracaktır.
Siz;
Sizi çocuk doğurma makinasi gibi gören bir zihniyete;
" Hayır, ben her işi sen den daha iyi yaparım!" Diye haykırarak;
Köhnemiş bu zihniyetleri tarihin çöplüğüne smaçlayan cengaverlersiniz!
Sizler;
Birilerinin dediği gibi;
" Burnunu göstermeyen anaların kızları" değil;
Kurtuluş Savaşı'nda tebdili kıyafetle savaşan, günümüzün
" Halime Çavuşları,
"Kara Fatmaları",
"Çete Emir Ayşe"lerisiniz.
Atatürk'ün kurduğu Diyanet örgütünde, O' nun adını ağzına almaya korkulduğu, yasaklandığı, bir dönemde sizler; tek başınıza "Atatürk" diye haykıracak kadar cesaretli yüreklersiniz...
Ekonomik gücünü eline almış, kendi ayakları üstünde durabilen kadının neler yapabileceğini gösteriyorsunuz.
Bu, bir voleybol maçından çok daha fazlasıdır. Kadının varlığına bile tahammül edilmeyen bir coğrafya ve inanışa meydan okumadır!
Kazandığınız her maç, yasak duvarlarından açılan koca bir gediktir. Sizlerin sayesinde bu duvarlar yerle bir edilecektir.
İşte; bir top, bir ip, iki direk ve Türk kızı!
Neler yapıyor görün!
Zaferimize, zafer ekleyen yürekler!
Yüreklerimizden öpüldünüz!
Emeği geçen herkese sonsuz teşekkürler...
Hasan Akgün
1/9/2023
TİP Genel Başkanı Erkan Baş'ın bugün yaptığı basın açıklamasında akp nin "sen kimsin" videosuna verdiği yanıt.
BİZ TÜRKİYE'YİZ ERDOĞAN, SEN KİMSİN?'
Biz ümmet değil, halkız Tayyip Erdoğan!
Saraylarda değil, 80 metrekare dairelerde, gecekondularda oturan emekçileriz.
Ejder meyveleri yiyemeyip, askıda ekmeğe muhtaç ettiğin insanlarız.
Borçlarımız nedeniyle bankaların kara listesindeki milyonlarız.
İşsizleriz...
Senin uçakların, gemilerin var.
Biz dolmuşlarda metrobüslerde sıkış tıkış işe gitmeye çalışan emekçileriz.
Sen rantiye müteahhitsin. Biz şantiyelerde ölenleriz.
Madenlerde kolumuzu, bacağımızı, gözümüzü kaybedenleriz.
Sen madenci tekmeleyen Yusuf Yerkel’sin.
Biz hakkını arayan madencileriz!
Sen hastane patronusun, biz hastane koridorlarında bekleşenleriz.
Her gün yaşamını yitiren sağlık emekçileriyiz.
Atanamadığı için intihar eden genç öğretmen kardeşimiz olur.
Cansız bedenini günlerce sokakta bıraktığınız Teybet, ananın çocuklarıyız...
Sen evlatlarını yurt dışında okumaya gönderirken, biz yoksulluktan çocuklarını Ensar Vakfı’na göndermek zorunda kalan, çocukları istismar edilen anne-babalarız.
Ölüm nedenini gizlemeye çalıştığınız Rabia Naz’ız.
10 Ekim’de yitirdiğimiz Veysel’iz.
Sen emri verensin. Biz Berkin’iz.
Senin evlatların askerliğini bedelli yaparken, biz cepheye gönderilen, hayatını kaybeden gençleriz.
Köyleri bombalanan, Roboski’de katledilenleriz.
Sen kadın-erkek eşitliğine inanmıyorum diyensin.
Biz Özgecan’ız, Gülistan’ız, Nadira’yız.
Sen doğa katliamı emirlerini verensin.
Biz Karadeniz’in deresiyiz, Gezi’nin ağacıyız, Kaz Dağı’yız, Burdur’un gölüyüz, Hasankeyf’iz.
Sen anahtarı teslim edip İngiliz zırhlısıyla kaçan Vahdettin’in torunusun,
biz Kurtuluş için savaşanların.
Sen emanete ihanet edensin, biz İstanbul’uz.
Sen parsel parsel satansın, biz Ankara’yız.
Sen teksin, biz biriz, birliğiz!
Biz Türkiye’yiz Recep Tayyip Erdoğan, sen kimsin?"
Adalet Bakanı ve ATALAY
Adalet Bakanı Sn. Tunç, Anayasa Mahkemesi'nin Atalay kararına ilişkin açıklamalarda bulunmuş; " Hep beraber yargı sürecini bekleyeceğiz" diyerek , Yargıtayı işaret etmiş.
Anayasanın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek maddeleri arasında yer alan ikinci maddesinde Devletimiz;
Md.2 : Türkiye Cumhuriyeti , toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı , Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan , demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir."
Şeklinde tanımlanmıştır. Maddede sıralanan bu özellikleri koruyup gözetmek öncelikle yönetenlerin birincil görevleri ve hatta varlık nedenidir. Bu bağlamda, tarihin bu kesitinde adalet bürokrasisinin en tepesindeki yönetici konumundaki Sn. Bakanının da bu husus öncelikli Anayasal görevidir.
Açıklamada , Yurttaştan beklemesi istenen süreç nedir ve kaynağını hangi hukuki düzenlemeden alır? "Süreci bekleyelim" gibi soyut bir istem ya da tavsiye yerine, pozitif hukukta somut karşılıkları olan bir açıklamayı beklemek , seçmen olarak kullandığı oyun pratikteki karşılığını görmek isteyen her yurttaşın en doğal hakkıdır.
Ellibeş yıldır ülkemde her düzlemde hukukçu olarak görev yaptım ve halen aktif biçimde sürdürmekteyim.
Belirtmeliyim ki; atanana değin Sn. Bakanın ismini işitmedim. Açıklanan cv.bilgilerini okuduğumda dünyanın en yaşlı üniversitelerinden, benim de okulum; İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunlarından olduğunu öğrenince, sempati ile yaklaşıp , yapıma aykırı da olsa, sistemden değil de kişilerde umut arayan çaresiz bir bekleyişe geçtim. Kısa bir süre
sahte bir iyimserlik yaşadım dersem hemen ; " ne de saf insanmışsın" eleştirisine
geçmeyin. , Benimkisi çaresiz insanlık halleri işte...
Olağan tüm evreleri tükenmiş bir yargılamada yaşanacak hangi yasal süreç kalmıştır ki bekleyelim.? Bu bana biraz Brecht'in ; Godot'yu Beklerken'ini anımsattı...
Anayasanın 153. maddesi bu konuda her türlü yoruma kapalı olup, bir başka biçimde
düşünmeyi de men eder. Madde ; " Anayasa Mahkemesinin kararları kesindir." Tümcesi ile
başlamaktadır. Yüksek Mahkeme , hak ihlalinin varlığına vurgu yaparak, kararını hüküm
merciine, (İst.13. ACM) göndermiştir. İhlal kararını alan Mahkeme, Yüksek Mahkemeye
karşı ; muhatabın ben değilim , anlamına gelecek biçimde, dosyayı Yargıtaya gönderemeyeceği gibi, ifası anayasal zorunluluk olan bir karar karşısında , hak ihlali vardır ,
yoktur anlamında bir tartışma ve değerlendirme de yapamaz, hüküm kuramaz. Hüküm merciinin bu noktadaki görevi; yaşandığı gibi, olaganın 0st0nde bir süre vakit geçirmeden,
milletin vekili olduğu Yüksek Seçim Kurulunun kesin kararı ile tescillenen ve istense de istenmese de TBMM' nin k0nyesindeki tarihsel yerini alan , ATALAY' ı
tutsaklıktan çıkartıp, boş kalan koltuğunda karşılamaktır. Bu, millet iradesine saygının , hukukun üstünlüğünün ve demokrasinin bir gereği olacaktır. Yarım yüz yılını ceza hukuku öğretisi ve pratiğinde yaşamış, süreçte yaş alırken bilgi ve deneyim anlamında dem almış bir hukuk insanı olarak ,uğranılan haksızlıkların salt görevi kötüye kullanma suçunun ihlali diyerek geçiştirilemeyecek denli önemli olduğunu , kanımca Anayasal suçun oluşumuna da kapı aralayacağını belirtmek isterim. Ö.KIRCA
[13:14, 28.07.2026] Özer KIRCA KIRCA: İzninizle ufak bir katkı: Uğur Mumcu'nun 1970 senesi 10 Kasım'da Devrim gazetesindeki köşesinden yayınlanan yazısı 53 sene sonra güncelliğini korumanın ötesinde, kendi katline karar veren mekanizmaları ve dişlilerini de (katlinin 22 sene öncesinden) fenerle ışık tutar gibi göstermektedir:
Şeref Defteri
Anıtkabir'in bir salonuna konulan altın yaldızlı bir defter devlet büyükleri, siyasal parti sözcüleri, yabancı devlet adamları tarafından imzalanır. Büyük günlerde, iktidardaki ve muhalefetteki politikacılarımız, bu deftere Atatürk'ün izinde olduklarını tekrarlayan cümleler yazarlar. Yönetici beylerimiz her 10 Kasım'da Atatürk'ün manevi huzuruna gelerek saygı duruşu yaparlar. Bunlar, Damat Feritler, Anzavurlar, Çerkez Ethemler, Saidi Nursiler, Derviş Vahdetilerdir. Atatürk'ün yıktığı ne kadar satılmış din sömürücüsü ve yabancı uşağı varsa, hepsi birer birer dirilip demokrasinin vazgeçilmez kişileri olmuşlardır.
Damat Feritler yaşamaktadır. Onlar, yabancı uşaklığının en aşağılık heykelleri olarak Türk siyasal hayatının içindedirler. Anzavurlar yaşamaktadır. Onlar, yabancı paraları ile beslenen irtica kuvvetlerinin kumandanlarıdır. Çerkez Ethemler yaşamaktadır. Onlar Türk halkına ihanetin canlı belgeleri olarak, demeç vermekte, radyolard konuşmakta ve televizyonlarda görünmektedirler. Saidi Nursiler, Derviş Vahdetiler yaşamaktadır. Onlar, hergün gazete sütunlarında 31 Mart hazırlıkları yapmaktadırlar.
Osmanlı Devleti'ni çökerten ve tarihin bataklıklarına sürükleyen nedenler bugün birer birer canlanmıştır. Devlet yine ipoteklidir. Yabancı sermaye yine sömürü ağlarını örmüştür. Türk halkını yabancıların vasiyetine sokmak isteyenler yine büyük koltuklardadır; irtica yine iktidar koltuklarına kadar uzanmıştır.
7
Bütün bu koşullar ortadayken, Atatürk'ün izinde olduğumuzu söyleyecek ve O'nun ilkelerine bağlılıktan söz edeceğiz! Bütün bu davranışları hangi yüce mahkemenin tutanağında, hangi tarih sayfasında ve utanmazlığın hangi sözlüğünde yer bulunur!?. Türk demokrasisinin tomurcukları, böylesine bir bataklığın içinde yeşermektedir...
Atatürk, tam bağımsız Türkiye için mi savaşmıştı? Bakınız şimdi bağımsızlığımız hangi yabancı şirketin hisse senetlerinde hangi Amerikan subayının apoletlerinde ve hangi devlet başkanının vesayetinde!..
Atatürk laiklik için mi çalışıştı? Bakınız, laiklik şimdi kimlerin elinde!.. Cami minberinden iktidar sözcülüğü yapan imam, irtica gezilerine çıkmış müftü; din taciri milletvekili, şimdi iktidarınızın oy depoları!
Atatürk halkçılık mı demişti?.. Bakınız Türk halkının alın terini kimler sömürüyor!... Köy alıp satan ağalar, milyonlar vuran aracılar ve bu aracıların Başkent'teki temsilcileri!..
Atatürk milliyetçilik mi demişti?.. Bakınız, yabancı uşakları, ortaçağ kalıntısı ümmetçiler hep birlikte milliyetçiliğe sahip çıkıyorlar.
Bütün bunları söyleyenler yazanlarsa çevrelerinde her türlü baskıyla karşı karşıyalar. Subaysanız, memursanız, devrimci öğretmenseniz, öğrenciyseniz, üniversitede profesör, doçent ve asistansanız, çevrenizdeki bütün açık ve kapalı güçler sizlerle savaşmak için kutsal ittifaklar kurmuşlardır. Namussuzlar, bütün namuslu aydınlardan, işçiden ve köylüden, aydınlık düşüncelerin hesabını sormaya kalkıyorlar!..
Bugün 10 Kasım... Yine törenler düzenlenecek. Yine şeref defterine "Atatürk izindeyiz" diye yazılacak. Atatürk'ün manevi huzurunda saygı duruşunda bulunanlar bilsinler ki, bu defter, ancak halkımızın davasına inanmış, tam bağımsızlıktan yana devrimcilerin imzaları ile şereflenir. Türkiye'yi, yeniden bir uçuruma sürüklemiş olan politikacıların imzaları Atatürk'ün şeref defterini kirletmektedir...
[13:14, 28.07.2026] Özer KIRCA KIRCA: Bilim ve sanat bir kuşun kanadı gibidir. Bu iki kanadı kullanabilen toplumlar uçar ve özgür olurlar. Uçamayanlar ise tavuk olur. ‘Tavuk toplum’, önüne atılan bir avuç yemi gagalarken, arkadan yumurtalarının alındığının farkında bile olmaz...”.
Charles Darwin
Vanzetti Bartelemeo’dan Erdal’a
Çevremde olan biteni daha bir anlamak adına son günlerde Fransız Devrim Tarihi ve Avrupa Tarihi'ni okur oldum. Oralarda yaklaşık üç yüz yıl önce kıvılcımlanan hak ve özgürlükler mücadelesinin buralarda yeni yeni boy göstermesi, teolojik doğmalara , aydınlanmaya kapalı ve Rönesansı yaşamayan coğrafyaya bağlanıyor olsa da , salt bu neden yeterli olmayacaktır.. Toplumsal yaşamın marşına basıldığından bu yana, yaşananların genel anlamda " sınıf mücadelesi" başlığı altında açıklanabileceği gerçekliği karşısında, yolumuzun uzun , kavgaların boyut değiştirse de sürüp gideceği anlaşılıyor. Bu bağlamda hangi sosyo-ekonomik evrede yaşanırsa yaşansın, o günlerdeki ilkel "öç alma" mekanizmalarından başlayarak, sürgünler , giyotin, sehpa uygulamaları ile korunmaya çalışılan kurulu iç dış, sömürü düzenini, hayat bulduğu zeminlerde hiç kuşkunuz olmasın fırsat buldukça yaşanacaktır.
Sokrates'ten Emil ZOLA'ya Çiçero'dan Bartelemeo Vanzetti'ye adını anmadığım onlarcası, binlercesi , hak, adalet ve eşitlik adına dönemlerinin kurulu düzenlerine karşı duruşlarını hep yaşamlarıyla ödediler. Anımsarsınız. Dolarların emrindeki adalete kurban edilen iki devrimci, Sacco ile Vanzetti niceleri gibi elli yıl sonra masumiyetleri ilan edilenler arasına katıldılar.
43 yıl önce bugün, 12 Eylül Cuntası yargısı tarafından 17 yaşında !.. , yaşı büyütülerek idam edilen Erdal EREN'i anıyor insanlar. Erdal'lar unutulmadı ve unutulmazlar . Ama canavarca ve sapkın duygularla çocuk yaşta bir fidanı yaşamdan koparıp alanlar şimdi neredeler? Bileniniz var mı?..Özer KIRCA
Şafaktan korkuyorlar,
Görmekten,
Duymaktan,
Dokunmaktan korkuyorlar"
Nicedir ilk kez umuda uyandim. Onlar, fellehın çöllerinden haykırışlarıyla umudu yeserttiler ülkemde. Hani futbol afyon falan denir ya.. Yok! Bu kez çoluk çocuk, genç yaşlı tum ülkeyi silkeledi, Ulus olmak, tarih olmak böyle bir şey. Üç kuruşluk dolarin karşısında secde duranlar, tarihi unutan bir avuc arap sevici kacacak delik aradilar. Ozanin haykirdigi gibi korkularindan girdiler kovuklarina. Giklari cikmiyor. "Korktular, korkacaklar, korksunlar."
Kukredik mi 85milyon kukreriz. Kukredik mi dağları deviririz. Bu inancın gücüdür. Kurtuluş savasimızda dost düsman, yedi düvel tanik oldu bu ateşe. Görmediniz mi? Açın gözlerinizi.
. Görevli bulunduğu camideki Atatürk ve lalklik karşıtı aciklamalari nedeniyle tutuklu bulunan sözde din adamı , sözde imam bir mürtecinin davasında, Avrupanın en büyük ?.. adliye binasindaki yandaşları bir gurubun Devrim Kanunlarina aykiri giysiler icindeki görüntüleri ile sonucu beklerlerken,, "tahliye" kararının açıklanmasından sonra, Turkiye Cumhuriyeti Savcilarinin görev odaları önündeki koridorlarda ; "şeriat isteriz" sloganlari atarak , muzaffer ordunun askerleri edasıyla yürüyüşleri içimi kanattı. Simdi ben bu bina da ne adina bulunacağım ve de neyi savunacağim?.. Özellikle , goreve geldikten bu yana eylem ve söylemlerini çok takdir ettiğim meslek Birliğimiz Başkanı Sn. Sağkan'in bir tv. kanalındaki goruntulerle ilgili göruslerini ; " Toplanti ve Gosteri Yürüyüşleri Kanunu" na aykırılık olarak sınırlayıp, salt bu suçtan Cumhuriyetin savcılarını sorusturma baslatmaya davet etmesini de deneyimsizlik ve donanimsizliktan ziyade aceleyle, ayaküstü bir aciklama olarak degerlendirmeyi yeğlediğimi içtenlikle belirtmek isterim. Umarim ilerleyen zamanda cumhuriyetten, laiklikten demokrasiden , Ataturk ve devrimlerinden yana bir aciklamaya da tanik olur ve hatta demokratik bir eyleme katılma onurunu yaşayarak "dahili bedhah" lara karşı bu ülkenin sahipsiz olmadigini haykirma fırsatını buluruz.ÖK.
POTPORİ
Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından hazırlanan ; Kültür Varlıklarıyla İlgili 110 no’lu ilke kararı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girdi. Koruma Bölge Kurullarınca ; koruncak yeri kalmamış kültür varlığının yıkılacak şekilde tehlikeli olmasının tespiti durumunda, yıkılarak yeniden yapılmasının önü açılıyor.
Böylelikle; Anadolu’nun dört bir yanında binlerce yıl öncesi uygarlıklardan günümüze kendi hallerinde, zamana direnerek yaşamlarını sürdüren , kimsesizlerin ve bağımlıların yurdu olmuş , harabeye dönmüş eserler , “yeniden” özellikleri korunarak yaşama dönecekler. Batı toplumlarında sıkça örneklerini gördüğümüz , kaynağını “Geçmişi yaşatma ülküsü ‘“ nden alan “kültür” ün bir yansıması. Umarım ,” rant kapısı, AVM ve KULE alanları yaratma amacı ile hukuki zemin hazırlama girişimi” gibi eleştirilere kapı aralamadan gerçekleşir.
Bir süre önce , İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcısı Sn. UÇAR, HSK.’ na gönderdiği ihbar başvurusunda, Anadolu Adliyesindeki bazı hakimlerin (!) , rüşvet aldığını , iş takibi ve usulsüzlük yaptığını bildirmiş, haber kamu oyunda ve sosyal medyada geniş yankı bulmuştu. Gündemi saat başı değişen bir ülkenin insanları olarak haberin ardını izleyemedik. Belleklerden silindi, gitti. Yine, Başsavcı olarak görev yaptığı Ankara Adliyesinde açılan “ Yaz Kuran Kursu” ile ismi gündeme gele Sn. AKÇA – ki sanırım tepkilerden olsa gerek , kurs açılmamış ve Sn. Başsavcı hakkında herhangi bir soruşturma da başlatılmamıştı- ile, Sudi gazeteci Kaşıkçı’nın öldürülmesine ilişkin soruşturmanın ülkesine devredilmesine yapılan itirazın reddine karar veren yargıç Adalet Bakan yardımcısı Sn. YILMAZ , HSK tarafından boş bulunan Yargıtay üyeliklerine atandılar. Kendilerine adalete verecekleri hizmet ve katkıları dolayısıyla teşekkür eder, başarılar dilerim.
İstanbul Maltepe Belediyesi üç yıldır “ İstasyon “ adında bir dergi çıkarıyor. Dergi, yerelden haberler verirken ,öbür yandan da her biri ülkemin yüz akı yazar çizeri ve sanatçısının buluştuğu, bu dönemde sayıları pek az kaliteli bir edebi dergi işlevini de başarıyla sürdürüyor. Başta Belediye Başkanı olmak üzere emeği geçen her kese kocaman bir teşekkür.
Maltepe Belediyesince Derginin üçüncü yılı nedeniyle gerçekleştirilen etkinliğe alanlarında isimleri ilk sıralarda anılan ulusal ve ulyuslararası düzeyde tanınırlığı ve saygınlıkları olan sanatçılar da konuk olarak katılmış ve kendilerine , “ yılın eni” başlığında sunulan ödülleri kabul seremonisinde , kısa ve fakat etkileyici birer teşekkür konuşması yapmışlar. Haber kanalları arasında yaptığım kısa gezinti sırasında tanık oldum bu törene. Yaşadığımız onca hır gür, sıkıcı , karanlık ortamda kısa süreliğine olsa da içim aydınlandı. Bu haber ve görüntü de belleğimdeki yerini başka gündemle değiştirmek üzere iken, Zeynep ORAL’ın köşesindeki anlatımı bana da yazının sonundaki gibi “ Hay Allah ! ” şaşkınlığını tekrarlattı. Oral’ın eleştirel ve bir o kadar da ironik yazısı son dönemlerde unuttuğum kahkaha atmayı hatırlattı ve yüksek perdeden salıverdim kendimi. Kısaca şöyle diyor köşesinde Oral; “ .. ve bu ortamda , yaşını başını almış koskoca bir devlet adamı, üstelik hükümet ortağı , üstelik “Şahsım Devleti” nin sağ kolu , Sayın Bahçeli işi gücü bırakmış, bu ülkenin en değerli düşünür, yazar , besteci, aydın sanatçılarından olan Zülfü Livaneli’ye verip veriştiriyor.
Neymiş İstasyon Dergisinin 3. Yıldönümünde düzenlenen muhteşem törende Zülfü Livanelinin söylediği kimi cümleler Bahçelinin hoşuna gitmemiş.
Bahçeli titreyen sesiyle her gün başka bir konuda kükremek zorunda hissediyor kendini . Adeta bundan besleniyor. Diyor ki ; Bunlar Türkiye karşıtlığında buluşan millete en ağır hareketleri reva gören, sandığı küçümseyen yeni yetme , yobaz zihniyetlerdir. Millete gerici demek küfürdür millete gerici demek, Türkiye ye geriden bakmaktır. Millete gerici demek , su katılmamış soysuzluktur;
Hoppala! Bu cümlelerin neresini nasıl düzeltirsin ki ! Nasıl ciddiye alabilirsin ki !Türkiye’ nin yarısından çoğu bu hükümetin Cumhuriyet tarihimizin en gerici hükümeti diye niteliyor. Hepsini yobaz, soysuz! Gerici dediğimiz “ millet” değil, bir “ zihniyet! ” . Eğitimdeki duruma bakın, adalet sistemine bakın, Anayasayı yok saymaya bakın, gericiliğin daniskası… “ Şeklinde akıp gidiyor, yazı.
Açıkçası, yeni yetme ve yobaz yaftalamaları ile Livaneli nasıl yan yana gelir? Çözemedim. Sayın Bahçeli de bilirler ki; bu ülkede Bahçeli tanınmazken, Livaneli ismi bilinir ve tanınırdı. Ailenin halk nezdindeki saygınlığının yanı sıra, oğulları Zülfü ‘ besteleri ile milyonların ağızlarında gök yüzünü aydınlatıp barışa ve özgürlüğe giden köprüleri çoktan kurmuş, efsane olmuşken, bu insan nasıl yeni yetme olur ? Anlayabilmiş değilim. Yaşamımızın bir döneminde üstlendiğimiz görevler nedeniyle insanlar bir süre ismimizden söz edilebilir. Ama salt bu durum övgüyü ve saygınlığı getirmez. Rahmetli Çetin ALTAN’ın “ önemli insan -mühim insan- ikilemi tam da bunu anlatıyor. Bir bakışa göre canlıların yaşama gelişlerindeki nedenlerin ilk sırasında sayılan “neslin bekâsını temin” işlevi daha çok bireysel bir nitelik taşır. Asıl olan ; uçsuz bucaksız zaman kavramı içerisinde bıraktıkları ile yüz yıllarca sürüp giden bir isme sahip olmaktır. Üzerinden çağlar geçse de o isimler yaşıyorlar ve hep yaşayacaklar.İnsanlık tarihinde , devlet başkanları , siyasetçiler , krallar, kraliçeler ve daha niceleri kendilerinden öncekiler ve sonrakiler gibi unutulmak bile değil, yok olup gittiler. Ama , milyonların sesi olmuş gönüllerinde yer edinmiş Livaneli ve benzerleri, milyonların sesi olup, yer küreyi aydınlatmaya devam edecekler. Böylesi düşüncelere dalmışken Sn. ORAL’ın köşesine döndüğümde yazı “NOT” başlığı sonlandıilrmış. Şöyle diyor ORAL ; “ Bu yazıyı yazarken babam/ dedem yaşında sandığımız Devlet Bahçeli’nin yaşına bakayım dedim. ( aile terbiyem, yaşlıları sakın üzme der! ) çok şaşırdım: meğer benden iki yaş küçükmüş! Hay Allah!” . İşte bu son cümleden sonra ben de tutamadım, koyuverdim kopçaları. HAY ALLAH!!!.. Gülmek iyi gelirmiş…. Sen çok yaşa Zeynep ORAL..
Potbori II.
İlk imzacısı olduğumuz “İstanbul Sözleşmesi”nin Cumhurbaşkanının kararı ile yürürlükten kaldırılması ve Ayasofya’nın ibadete açılması kararlarının altında imzaları bulunan Danıştay 10. Dairesi Başkanı Yılmaz AKÇIL ın Anayasa Mahkemesine seçilişi ile ilgili düzenlenen ant içme töreninde AYM Başkanı Aslan’ın , törene katılan Cumhurbaşkanı Erdoğan, TBMM Başkanı Kurtulmuş, Adalet Bakanı TUNÇ ve katılanlara karşı törendeki konuşmasında ; Anayasa Mahkemesi Kararlarına uymak, anayasal zorunluluktur. “ şeklinde özetlenebilecek söylemini yineleyerek , özlü bir hukuk devleti ve demokrasi dersi vermeye çalışmış.. CHP Gen. Bşk. Özel , ant içecek yargıcın kararlarını protesto amacıyla , Yargıtay Başkanı Akarca’da iki yüksek yargı arasında çıkan ayrışma nedeniyle törene katılmamışlar. Bu haber açık toplumlarda geniş halk yığınlarının ne denli ilgisini çeker, bilemiyorum. Yaşadığımız topraklarda böylesi toplanmaların yeni görevinde kişiyi motive etmekten çok, egemenliği bir başka düzlemde görünür kılma amacını taşıdığını düşünüyorum.
Toplantı ile ilgili olarak benliğimin kuşatan olumsuz ruh dünyamda debelenirken , şarkıdaki gibi; “ hayal deryasına bazı bazı daldığım” bu anda düşünce yargımı doğrulayan bilgece bir deyiş düşüverdi usuma. Diyarbakır’da namaz kıldırırken arkasından kahpece bıçaklı saldırıya uğrayan din adamı imamın bilgece sözleri . “ Dünya senden giderse “ veli” , Akıl senden giderse “ deli”, sen dünyadan gidersen “ ölü” diyorlar. “ Bu kez doğru söyleyeni köyünden kovan diyanet kurumu olmamış ama, kör olası “ ecel “ yetişmiş yardıma… Yaşam denen kısa yolculuğun sonuna yaklaşan bu topluluk gittiklerinde biraz da “ ölü” denmemek için yaşasalar olmaz mıydı ?..
“Ölü” denmemek için çabalamak, yokluğunda anılmak. Gerçek anlamda yaşamak o olsa gerek. diye düşünürken ABD başkanı Bıden’la ilgili bir haber ölü – diri kavramlarını tekrar çağrıştırdı. İlerleyen yaşında , açlığın, yokluğun , kırımın ve katliamların nedeni olarak eleştirilirken, Macron’u Mitterand’ la, Merkel’i Helmut Kohl gibi bu dünyadan yıllar önce çekip giden dünya liderlerinin isimlerini karıştırdığını , Merkel’e Kohl, Macron’a da mitterand diye seslendiğini öğrendim. Çok da şaşırmadım. Diğer yaşamsal işlevlerindeki anomali hallerini bilemiyorum. Çok da merak etmiyorum. Ama ,Dünya lideri olarak adlandırılıyor. Ölü mü, diri mi ne demek gerekiyor? siz söyleyin. Yaşarken bırakacak mirası bulunmayanların dünyadaki konumları ne olursa olsun, tarihin ve insanlığın belleğinde yer bulamayacakları söylenir. ABD Başkanı Bıden ‘da bu sıfatı nedeniyle sadece devlet başkanları künyesinde formel olarak yer bulurken, yüzlerce yıl sonra, eski ve çoktan terk edilmiş bir mezarlıkta yürürken ayağa takılarak tekmelenenin kendisi olduğunun farkına varamayacak ve duyumsamayacaktır. Kıssada hisse diyelim , kapatalım.
Son yıllarda korkutucu biçimde artan kadına karşı şiddet ve öldürme olaylarını basit ve olağan kriminal vakalar olarak adlandırıp geçemeyiz. Sosyo- kültürel, sosyo- ekonomik, antropolojik ve inançlar alanında önemli bilimsel araştırma ve tartışmaların konusunu oluşturan bu olayların her hangi bir kriminal olaydan bağımsız irdelenmesi gerektiğini düşünüyorum. Tüm temel hakların ilk sırasında oturan “ yaşam hakkı” nın ihlali sonucunu doğuran öldürme olayları ile ilgili haberlerin salt izlenerek yetinilmemesi gerektiğinin bilincinde bir kişi olarak ülkemde , özellikle adam öldürme davalarında mesleğimin ilk günlerinden bu güne, batılı meslektaşlarımın yadırgayıp abartılı bulduğu sayıda Edirne’den Kars’a çok fazla yüzlerce benzer davalarda görev almış bir insan olarak ardı arkası kesilmeyen bu haberler içimi karartıyor. Gündemin hızla değiştiği ve günü birlik yaşanan ülkemde kimilerine göre okunup geçiverilen olaylardan alın size son günlerden bir demet. Birisi bir ay önce evlendiği eşinin kafasını koparmış, bir diğeri; anne ve babasını tüfekle öldürüp, kardeşinin kafasını koparan evlat. Bir diğeri cezaevinden izinli çıktığı gün boşandığı eşini öldüren bir başka cani. Bunlar, daha dün yaşanan olaylardan bir bölümü. İstatiksel verilere göre dünyada ilk sırada olduğumuz söyleniyor. Ağır yaşam koşulları, emekli maaşlarındaki sözde artışlar sarmalında, olan biteni anlamaya gücü kalmayan çaresiz bir insan topluluğu. Bir de düzeysiz siyaset bataklığında kirlenmenin hiç gereği yok. Dünden medyaya düşen ve her gün yinelenerek sürecek kimi haberleri penceremden sunmaya çalıştım . ÖK.
Boyayalım Gitsin..
Son günlerde , ölümünün yıl dönümü nedeniyle anılan koca yürekli ozan Hasan Hüseyin ile ilgili bölük pörçük ezberimde kalmış bir dizesi takıldı dilime. Şöyle diyordu şair ; “ Öyle bir karanlıkta açtık ki gözlerimizi, Soygun çalar, vurgun oynar”
Karanlık … .Doğrusu bu da bizim kuşağın yazgısı deyip geçemedim. İnsan , hayvan, doğa , çevre ayırımı yapmadan yaşanan onca baskı ve zulüm, açlık , yokluk ve yoksulluğun önlenemez tırmanışı. Hepsi. Ama hepsinintemelinde ozanın dizelerine yansıyan “ karanlık” yatıyor. Aziz Nesin ;
“ kara gün kararıp kalmaz” demişti. Ama nasıl? Beklersek günün ışıklarını. Ama işte orda da dünya yavaş dönüyor be kardeşim. Korkarım, o zaman karanlığa alışır da gözlerimiz, büsbütün kararır ortalık. O nedenle kendi döngüsünde günün ağarmasını beklemeden , aklı ve bilimi kuşanarak, inançla yola koyulmak gerek. İnanıyorum ki, demokratik yol ve yöntemlerle çoğalarak ve toplumsallaşarak çıkılacak bu zorlu yolun sonunda gün ışıyacak, aydınlık ve daha bir yaşanası dünyaya erişecektir insanlık. Kendi adıma umutluyum. Bilge insan Doğan KUBAN’ın söylediği gibi ; “ umutsuzluk yakışmaz !...”
Emperyalizmin, günümüzdeki versiyonu neo liberal politikalarla ve çeşitli kılıklarda tezahür eden dünyadaki aparatlarının; iktidarlarını sürdürmek adına ellerinde finans sopası , hakkı ve hukuku kendi yörüngesinde çeviren, çağlar öncesinde kalmış dogmalarla dolu söylem ve uygulamaları insanlar arası eşitsizliği uçlara taşırken , pompalanan tüketim ekonomisinde yaratılan dünyalarındaki kendilerine özgü ışıltılı yaşamları yutkunarak ,” bir gün belki bize de” diyerek seyretmek kalıyor dünya halklarına .
Kararan dünyada dolu dizgin koşuyor, koşturuluyor, insanlık. Bu koşturma ve koşuşturmanın karşısına çıkıp da birey olarak ; “ durdurun dünyayı, inecek var” demekle durmuyor dünya . dümendekiler de var güçleri ile . frene basmalarının sonları olacağının bilincinde soluklanmadan sonuna dek basmaya devam ediyorlar gaz pedalına. İşte Gazze’de olup bitenler. Kısa sürede yaşamlarına son verilen genci yaşlısı , çoluk çocuk otuz bin insan... Yıkılan , yok olan bir uygarlıktan söz etmiyorum bile… Din , inanç ayrışması mıdır bu kavganın nedeni? İnsanlar, kökü milat öncesi yüzyıllara varan dönemde aralarında üleşmişler bu toprakları. Kavgayı ve ölümü yaşayanlar değil, okyanuslar ötesindeki başkalarının kirli elleri atıyor füzeleri, çekiyor bombaların fitilini… İsrail eski eğitim bakanlarından, ismini anımsayamadığım bir Yahudi , iki milyon Filistinliden söz ederken ; “ biz ayrılamayız. Çağlar öncesi paylaşmışız bu toprakları. Siyam ikizleri gibi yaşayacağız.” Derken, birilerine siz aramıza neden giriyorsunuz diyordu. Diyordu da enkaz altından gelen bu sesi duyanlar , daha fazla, daha fazla top tüfek, füze bomba ile dolu, en gelişmişinden uçak gemilerini demirleyerek, barışın öncü lideriyiz , işte geldik, buradayız , dercesine konuşlanıyordu. Karşılarında.
Uzatmayalım. Nerelere aldı götürdü ozanın bir satırı... Ben yine rahmetle ve özlemle andığımız büyük ozan Hasan Hüseyin’le son vereyim istedim satırlarıma.
“ Nasıl Sığar o koskoca evren daracık zindanlara söyle!
Bir ateş yanar bir yerlerde,
Bir ateş, bir ateş, bir ateş daha,
Bir yumruk sıkılır bir yerlerde
Bir yumruk, bir yumruk, bir yumruk daha,
Düşer barış cemreleri sabah çaylarımıza,
Biter kahpelik,
Biter bu gökyüzünün çok uzaklığı,
Susarak haykıranların öfkesi!.”.
Aydınlığa erişmenin yolu ; Yanan ateşleri, sıkılan yumrukları bir daha , bir daha çoğaltmak, karanlığa karşı toplumsallaşarak yürümekten geçiyor.. Aklın ve bilimin ışığından uzak, ulu orta adliye binalarında şeriatı haykıranların, suç işleyerek her fırsatta saltanata ve şeriata güzellemeler çekenlerin yaratmak istedikleri alaca bulaca karanlıkta, korkusuzca , demokratik yol ve yöntemlerle bütünleşerek içimiz ısıtacak başka renklerin olduğu bir dünyada yaşamak istiyorum. Karanlığı sevmiyorum. Özer KIRCA
31 Mart 2024. Sessizliğin çığlığı. Halkın isyanı. Türkü, Kürdü, Arnavut’u, Çerkez’i, Boşnak’ı bu toprakların her renkten insanları dosta düşmana karşı tek renk, tek yürek olup, kızıla boyadılar yurdumu. Toplumlar binlerce yıllık tarihlerinde ne çetin savaşlar vererek geçtiler bu yollardan. Kökleri insanlık tarihi ile akran, çağ kapatıp , çağ açan , her dine, her dile ev sahipliği yapan toplumumuzda bu süreç, çok kültürlü bir geçmişin genetik etkilerinden olsa gerek görece nesiller harcanmadan tükeniyor yollar.…
Balkondaki yalnızlık. Tükenmişliğin dramatik yüzü. Hani derler ya ; “ahir ömrümde bunu da gördüm. Gari gam yemem !..“ Bana bu mutluluğu yaşatanlara, ayırım yapmadan başta CHP’ nin yaşlı genç, kadın erkek tüm önder ve yöneticilerine, aidiyet ve inanç farklılıklarını bir kenara bırakarak katkı veren tüm yurtseverlere gönülden minnet ve şükranlarımı sunuyorum. Gün, türkülerimizle, halaylarımızla gönül meydanlarında birlik olarak güneşe koşma günüdür. Bu aşamada sosyo politik analizlere kalkışmak benim haddim değil. Sosyologlar ve siyaset bilimciler ileride bilimin aydınlığında bir değerlendirme yapacaklardır. Dedim ya. Gün tadını çıkarma günüdür.
Hani, o yalnız adam diyordu ya . Gelin, O şimdi bizim türkümüz olsun. Özgürlükten, Demokrasiden , eşitlikten ve hukuktan yana ; “ Durmak yok . Yola devam. “ Bi de biz haykırılım. Görelim halkın gücü karşısında, dağı, taşı. Özer KIRCA
Aynamdaki Yansımalar
Kara, Deniz ve hava Harp Okullarının mezuniyet törenlerindeki ; “ Kılıç Çatma “ ritüeli sırasında genç teğmenlerin bir ağızdan ; “Atatürk’ün Askerleriyiz!” şeklindeki haykırışları, Sn. Cumhurbaşkanının eleştirileri ile karşılanarak , “ bunların ayıklanması ve gereğinin yapılması” talimatı verdiğini ekranlarda kendisinden dinledik. Genç teğmenlerin bu davranışı ; Fetöcü zihniyetin ürünü ve ihtilal çağrışımı olarak değerlendirildi. Harp Okulları kurulduğundan bu güne mezuniyet törenleri aynı zamanda ; “ kılıç çatma “ törenleri şeklinde de anılır. Yıllar önce Sn. Cumhurbaşkanı henüz başbakan iken katıldığı törende, genç subaylarımız hep birlikte kılıçlarını havaya kaldırarak benzer biçimdeki davranışlarını alkışlarla kutlamış, bir eleştiri ve karşı çıkış gelmemişti. Genç teğmenleri, askeri olduklarını haykırdıkları Atatürk ise , ulusu ve yurdu emperyalistlerden kurtaran başkomutan olarak daha bebekliklerinde belleklerine kazındığından , her vatan evladının Mustafa Kemal’in Askerleriyiz diye dosta düşmana karşı haykırışlarından gurur duymak gerektiğini düşünüyorum. O Mustafa Kemal ki, Türk yurdunu düşmanlardan temizleyip , çağdaş laik ve demokratik Türkiye Cumhuriyeti Devletini kuran yüce Türk ulusunun ebedi lideri olurken, aynı zamanda yer küredeki tüm mazlum ulusların da kurtuluş fitilini ateşlemiştir. Çünkü O gerçek bir dünya lideridir. O nedenledir ki günü ve yeri geldiğinde yalnız genç subaylarımız değil , bütün bir ulus , milyonlarca genç İnancın ve vatan sevgisinin işareti olan bu sözcükleri dosta düşmana karşı haykırmaktadırlar. Yüzünü batıya dönmüş Türk toplumu ve genç kuşaklar var oldukça, bu haykırışlar semalarda hep yankı bulacaktır.
Sekiz yaşındaki Narin’in ondokuz güz sonra bir çuval içindeki cansız bedenine ulaşılabildi. Saatler içerisinde gerçekleştirilen otopsi işleminin ardından sessiz sedasız bu gün toprağa verildi Narin… Elli altmış haneli bir köyde , milyonlarca akranlarının eğitime başladıkları bir günde , okulu yerine kara toprağa teslim edildi bebeğimiz. Anne ve babası ile birlikte yaklaşık otuz kişinin gözaltına alındığı haberleri veriliyor. Ekranlarda bir siyaset insanı, olayla ilgili olarak bildiklerini söyleyemeyeceğini gizemli bir duruşla ifade ediyor. İlerleyen suç bilimi , kriminal alandaki teknik ve teknolojik gelişmeler o denli boyutlara ulaştı ki, etkin bir inceleme ve soruşturma sonunda adli ve maddi gerçek tüm boyutları ile gün yüzüne çıkacaktır. Kuşkusuz, her fiilin bir ya da birden çok şüphelisi, faili olacaktır. Bu bağlamda fiil sabit , fail de belli diyerek salt yasayı uygulamakla yetinirsek , modern ceza hukukunun amaçladığı ve toplumun beklediği sonuca ulaşmak mümkün olamayacaktır. Söylentilere göre , aynı zamanda bir tarikata ait kuran kursuna da gönderilen Narin, sapkın sözde İslam ideolojisinin bağnazlığındaki bir eğitimin de tutsağı olmuş. Korkuyorum… Yakın geçmişte yaşadığımız trajik olaylar düşüyor, usuma. Bir vakıfta cinsel istismara uğrayan , bir yurtta intihar eden , yanarak ölen Narin kızlarımız ve oğlan çocuklarımız geliyor gözümün önüne . Benzeyen benzemeyen daha niceleri. Korkuyorum. Geçmiş örneklerinde , Madımak’ta, Maraş’ta , Çorum’da ve bunun gibi daha nicelerinde yaşandığı gibi karanlık emellerin kurguladıkları olaylar, zamanın baskın ve acımasız zulmüne takılıp, yıllar süren ceza yargılamalarında kaybolup gittiler. Korkarım adaletin hantal çarkı Narin’in uzun süreler alacak davalarında da hükmünü icra ederek, üzeri benzer benzemez başka olaylarla örtülenerek, unutulacak , unutturulacaktır.. Bu nedenle olaylara salt üzülüp, kınayarak değil, toplumsal belleği güçlü kılacak argümanlar üreterek, çağdaş ve demokratik anlayışla toplumsal duyarlılığı artırarak etkin bir karşı duruş sergilenmelidir. Olayları bir yurttaş, bir aydın olarak izlemenin yanında , faili ya da failleri bu eyleme iten güdüleri , ekonomik, sosyolojik ve psiko sosyal etmenleri saptamak bu bağlamda çok yönlü ve boyutlu bir yargılama için örgütlü bir duruşun gereğine inanıyorum. Tam da burada Z. Kalkandelen’in 11 Eylül 2024 tarihli Cumhuriyet Gazetesinde köşesindeki; “ Çiçekler açarken budayanlar” başlıklı yazısından bir alıntı paylaşmak istiyorum. “ Türkiye bir ya da birkaç kişinin suçlu ilan edilmesiyle bu yükün altından kalkamaz. Çünkü bu ülkede kadın ve çocuk cinayetleri münferit değildir. Seri cinayete dönüşmüş, , organize bir katliam halini almış sistematik bir vahşettir. Bu dinci gericiliği sonucudur.” Kalemine ve yüreğine sağlık Sn. Kalkandelen.
Bu arada, ayırım yapmadan tüm medya guruplarının manşetten gündeme taşıdıkları başka bir trajikomik olayı da insanımızın gerçeğine dikkat çekmek adına aktarmak istiyorum. Sosyal medyada fenomen olmuş bir çift , haklarında açılan kırk yıla yakın cezalandırılmaları istenen tutuklu oldukları bir davada salıverilmişler. İlk okul mezunu olan genç çiftin yedi milyon takipçisi olduğu söyleniyor. Ekranlarda, geleneklerle ve toplumsal etikle bağdaşmayan farklı yaşamları allanıp, pullanarak görüntülenirken, milyonlarca genç insanımızın ilgi ve hayranlıkları değişik mecralara çekilmek isteniyor. Bir yanda genç kuşaklar eğitimde tarikat ve cemaatler dayatmasında şekillendirilmeye çalışılırken, kanımca bu görüntülerde sunulan renkli hayat özlemleri ile gelecek kuşaklar bir başka alanda demotive edilmeye çalışılıyor. Konfüçyüs’ün aforizma tadındaki söylemindeki gibi ; “Karanlığın dibine akıl ve bilimin ışığı ile inilir.”. spor müsabakalarında binlerce insanımızın bir ağızdan dakikalarca “ Atatürk Askerleriyiz “ şeklindeki dosta düşmana karşı haykırışları karanlığı aydınlatacak ışığın büyümekte olduğunun işaret fişeklerini oluşturuyor .içim ısınıyor. Özer KIRCA
FARKIMIZ
Yıllar önce, İzmir ve çevresinde hayvan ticareti yapan E… , dört ve beş yaşlarına iki çocuğu, çok sevdiği ve fakat bir kez olsun yüzüne karşı , seviyorum diyemediği eşi ile birlikte kendince mutlu bir aile babası olarak yaşam sürüyordu. Tek kusuru alkolün ayarını kaçırınca kendi ayarını da kaçırıp etrafa bağırıp çağırması idi. Bu nedenle de işi ve ailesi dışında dışarısıyla bir ilişkisi yoktu. Zararsız kükremelerinin muhatabı genellikle eşi, tanığı da iki küçük çocukları .. İyi ile kötünün ayırdında olmayan çocuklar, belki de yaşamın doğalı olarak karşılıyordu babanın bu davranışlarını.. Tekrarlarla dolu, tek düze sürüp giden yaşamlarında bir gün evinde, rakılı bir akşam sofrasında rutine dönüşen , kuru sıkı tehdit ve küfürleri o denli tahammül sınırlarını aşmış olmalı ki, sessiz sakin sofrada oturmakta olan eşinin birden kalkarak bahçeye çıkması ve O’ nu takip eden E…’ın da kısa süre sonra peşinden gitmesinden sonra duyulan üç el silah sesi… Bir köşede birbirlerine sarılmış, çaresiz ve korku ile olup biteni anlamaya çalışan iki kardeş, ambulans, polis, konu komşu akrabaların olay yerine akın etmesi... Yani olay sonrası bilindik fotoğraf. Bu tabloda günahsız anne yaşamla vedalaşmış, çocuklar dede evine taşınırlarken, babaları E... ‘da demir parmaklıklar ardına…Her şey bir anda ters yüz olmuştu.
E’.nin ailesi tarafından savunması ile görevlendirildim. E.,,, polisten başlayarak tüm anlatımlarında ; eşinin, tartışma sonrası buzdolabının üzerinden kendisine ait tabancayı kaparak evin bahçesine çıktığını, arkasından koşturmasına rağmen, üç el silah sesine engel olamadığını, intihar ettiğini.. savunuyor,. soruşturmayı yürüten kriminal birim; olayda kullanılan silahın özelliklerini önceleyerek , bir kişinin yaşamsal bölgesine aralıksız üç el ateş etmesinin mümkün olmadığı yolundaki önyargıdan yola çıkarak, sanığın suçunu; eşini kasten öldürme olarak nitelendirmiş, intihar savunmasını kabule değer bulmamıştı. Soruşturma savcısı da olaya polis gibi yaklaşarak ağır ceza mahkemesinde kamu davası açmıştı. E…, mahkemede de ısrarlı biçime intihar savunmasını sürdürdü. İki seçeneğim vardı. Ya savunma doğrultusunda intihar savunmasını benimseyerek bir savunma geliştirecek, ya da meslek kuralları gereği müdafilik görevime son verecektim. Savcılık yukarıda kısaca açıkladığım ön yargıyı benimsemiş , başkaca bir araştırma ve soruşturmaya gerek görmüyordu. Ben ise, savunmanın peşinen reddinin adil yargılanma hakkına aykırı olduğu ilkesinden yola çıkarak, sanık savunmasının bilimsel ve teknik anlamda doğruluğunun test edilmesi amacı ile , dosyanın ATK ‘ na (Adli Tıp Kurumu) gönderilerek, intihar olasılığı yönünden rapora bağlanmasını istiyordum. Her oturumda yinelediğim taleplerim, Mahkemece de, polis ve savcılığın yaklaşımları doğrultusunda sürdürülen bir kabulden hareketle olumsuzlukla karşılanıp, reddedildi. Bu katı tutumu aşmanın yollarını araştırıyordum. Sonuçta sanığın beraatini ya da tahliyesini değil, maddi gerçeğin teknik olarak saptanmasını istiyordum. Çaresizlik içinde kıvranırken Amerika’da uzun yıllar bulunmuş bir iş insanı dostum ünlü bir adli tıp uzmanı, kriminolog bilim insanı prof. Werner Spitz’ den uzmanlık raporu alınmasında yardımcı olabileceğini teklif etti. Ünlü Prof.’ün, Martin Luther King ve John. F. Kenedy’ nin (*) otopsi kurullarının başkanı olduğunu söyledi.. İnanamadım. Heyecanlanmıştım. Bu dostum aracılığıyla Prof.Spitz’ in iletişim bilgilerini edindim. Tüm dosyanın ve raporların yeminli tercüman aracılığı ile çevirisini sağlayarak Amerika’ya gönderdim. Açıkçası yanıt alabileceğimi düşünmüyor, Hoca’nın hikayesindeki gibi ; göle maya çalıyordum. Ama başka çarem kalmamıştı. Çabalarımın yol göstericisi ve tanığı olan dostuma ; olayda kullanılan silahın kriminalistik ve balistik incelemesinin de aynı yolla incelemesinde yardımcı olup, olamayacağını sorduğumda , birkaç gün müsaade isteyip, geri döndüğünde, silahın üreticisi Smith Wesson firmasının iletişim bilgilerini getirdi. Silahın atış özellikleri, değişik atışlarda bıraktığı iz ve emarelerle ( bitişik, Yakın, Bitişiğe yakın yakın atış ve uzak atış) ilgili olarak fabrikasından bilgi istiyordum. Aynı yöntemi izledim. Yanıtı da gecikmedi.
Bu arada yargılamada karar aşamasına gelinmişti. Duruşma savcısı esasa yönelik iddiasında; E….’ ın iddianamedeki gibi cezalandırılmasını istiyordu. Kararının olumsuz çıkacağına olan inancım nedeniyle davayı bu Mahkemenin elinden kurtarmanın yollarını araştırırken savunmaya ve karara bırakılan duruşmayı bir kez erteletebilirsem adli tatili bulacaktık. Farklı bir yargıçlar kurulunun taleplerimi kabul edebileceğini düşündüm. Uzun süredir ötelediğim bir sağlık sorunumla ilgili küçük bir operasyonu İstanbul’a giderek gerçekleştirdim. Bu sorunumu rapora da bağlayıp gerekçe göstererek , erteleme dilekçesi gönderdim. Duruşma, talebim gibi adli tatil içerisinde bir güne bırakılmıştı.. Farklı hakimlerin görevli oldukları Mahkemede girişimlerimi anlatarak , Adli Tıp Kurumundan görüş alınması talebim ile ilgili önceki ret kararından dönülerek, dosyanın ATK’ na gönderilmesine karar verilmesini talep etim. Kabul görmüştü, Bu arada, dosyanın ABD’ ne gönderdirildiği tarihten yaklaşık iki ay gibi bir süre geçmişti ki, DHL Kargo yetkilisi elinde bir koli ile kapımı çaldı. Prof. Spitz belgeler eşliğinde kişisel görüşünü açıklarken, nazik mektubunda beni ekselans diyerek selamlıyordu. Hoca , dayanak belgeleri eşliğinde ABD.’ nde yaşanmış olgusal gerçekler ve örnekler göstererek , olayla ilgili görüşlerini bildiriyordu. Ciddi bir bilimsel ve teknik incelemeyi takdim eden mektubundaki aşağıda alıntıladığım son sözleri , adalet ve hukuk adamlığı kavramlarının özünü ortaya koyuyordu. İç sesimle neden bizde?.. diye haykırmışım.. Hiç tanımadığım, varlığından haberdar olmadığım bir önemli bilim insanı Türkiye’de , İzmir’ de bir avukata hitaben; bir ay sonra Güney Afrika’da bir konferansa katılacağım, Türk Ağır Ceza Mahkemesi kabul ederse, dönüşte Türkiye’ye uğrayıp görüşlerimi bildirebilirim, diyordu. Çok etkilenmiş. İnanamamıştım. Başka bir gezegende mi idim, birileri dalga mı geçiyordu. Ama hayır, karşımdaki ta kendisi idi… Açıkça mektubunda yer alan bu sözler tarifsiz yüreklendirmişti beni. İşte bu ruh haliyle o dönemlerde üzerinden kuşun dahi uçurtulmadığı söylenen ATK ( Adli tıp Kurumu)’na bizzat gitmeye karar verdim. O sıralar alanında namlı ATK başkanı ile görüşmek, olan biteni sunarak incelemelerini örtülü biçimde etkilemek istiyordum. Ailede tıp insanın çokluğu bu sorunu da aşmamı , Sn. Başkan ŞG . ile iletişime geçmemi kolaylaştırdı. Bu şekilde engelleri aşarak karşısına çıktığımda; kıramayacağı bir dostunun lütfen ricasını yerine getirir bir havada , üstenci bir tonla; buyurun nedir sorununuz, şeklinde soğuk bir karşılamada, ayakta dikilerek geliş nedenimi açıklamaya çalışırken bir ara ABD’li Prof’ün ismini andığımda Sn. Başkanın tavrı birden değişti. Belli ki tanıyordu. O dakikadan sonra hatırlı misafir muamelesi görmeye başladım. Karşısındaki koltuğa davet edildim. Çay ikram edildi. Ben de rahatlamıştım. Bir cesaret ayrıntıya girdim. Bir taraftan beni dinliyor , bir taraftan da sunduğum belgelerin sayfalarını çeviriyordu ki, dahili telefona sarılarak Kurumda görevli hocalardan iki kişiyi davet etti. Onların da katılımı ile yanımda sürdürdükleri görüş alış verişinden sonra, Prof. Spitz’ in intihar olasılığı görüşünü kendilerinin de benimsediklerini söylediler. Bu seyahatimden kimseye söz edemedim. Duruşma günü geldi. Bu kez, Mahkemenin kendi yargıçları kürsüdeydiler. Ancak dosya ATK ‘ ndan henüz dönmediğinden, gönülsüz biçimde zorunlu olarak duruşma ertelendi. Nihayet dosya gelmişti. Raporda , söylendiği gibi intihar olasılığından söz ediliyordu. Ancak, bu doğrultuda sunduğum savunma kabul edilmeyerek, E..nın eşini kasten öldürdüğü kabul edilerek, oy birliği ile müebbet hapis cezasına mahkumiyetine karar verildi.
Yerelde görevimin gereklerini yerine getirmiştim. Ailesi da hakkımda böyle düşünüyordu. Yargıtay aşamasında benden farklı bir sesin olması gerektiğini bildirdim. Önerimle rahmetli Prof. Dr. Faruk EREM hoca ile gerçekleştirilen görüşme sonrasında Hoca, birlikte duruşmaya ( murafaa) ya katılmayı kabul etti. Bu kabulde ortak paydamız mesleğimiz ve Hoca ile abi kardeş ilişkimiz etkili olmuştu. Ayrı ayrı hazırlandık. Duruşma günü sabahı Yargıtay 1. Ceza Dairesi önündeki buluşmamızda Hoca bana ; Özer önce ben konuşayım. Sen davayı başından beri takip ediyorsun, ayrıntıya hakimsin deyince; isteği boyun borcu kabul edip girdik salona. Hoca sözlerine ; biz Mahkemeye okyanus ötresinden rapor sunduk. Raporu düzenleyen Hocanın ününden de söz ederek O, binlerce km. öteden karşılık beklemeden gelerek , kabul edilirse görüşlerini Mahkemede de ifade edebileceğini bildirirken , biz yerel mahkemeyi 2-3 km. uzaklıktaki olay mahalline keşfe götüremedik işte adalet anlayışındaki farklılığımız, diyerek hislerime tercüman oldu. Alanında dünya ölçeğinde ünlü bir insanın adalet adına gösterdiği bu alçakgönüllü ve özverili davranışı karşısında, gelebilse idi biz de İzmir’in imbatında ayarımızı kaçırmadan bir kadeh Türk Rakısı eşliğinde güneşi birlikte yolcu edebilecektik. Ben de benzer sözleri söyleyip özet bir savunma sundum. Kısaca . Sonuç değişmedi , yerel mahkeme hükmünün onanması şeklinde çıktı. Dört ve beş yaşlarında iki çocuğun aile büyüklerinin telkinleri altında olduğuna inandığım anlatımları hükme esas alınmıştı. Yargıtayda , Hocamın; okyanus ötesinden getirdik , şeklindeki sözlerine beni de katarak çoğul ifade kullanmasına insani bir refleksle o anda iç sesimle tepki versem de , bu gün o sözlerini omuzlarıma taktığı bir başarı apoleti olarak algıladığımı söylemeliyim. Özer KIRCA 07.10.2024
[13:14, 28.07.2026] Özer KIRCA KIRCA: J.F.KenedyABD 35. Başkanı 1963 ‘te Suikast sonucu öldürüldü
M.Luther King ABD Sivil Haklar Hareketi Lideri Papaz 1968 ‘de suikastla öldürüldü
Karanlıklarda Dolaşan Yaşam
Hiçbir somut delil olmamasına karşın, aktif yaşamının otuz yılını (!) demir parmaklıklar ardında , cezaevlerinde geçiren şair İlhan Sani ÇOMAK dün akşam saatlerinde tahliye edildi. Kendisini karşılayan dost , akraba ve tanışa karşı şairin ilk sözleri ; “ doğrusu güneşli bir havada tahliye edilmek isterdim, sevdiklerimin gözlerindeki pırıltıyı görmek için. Üretilmiş karanlıktan, gerçek karanlığa ulaştım. “ oldu. Doğrusu yaşamını içerde ve dışarda insan sevgisi , kardeşlik, eşitlik ve özgürlüğe adamış , bu konudaki düşüncelerini toplumcu bir bakışla mısralara dökmüş kıdemli mahpus dışarıdaki ilk sözleri ile geçmişi ve ânı farklı algılarla aynı sözcükte birleştiriyordu. Karanlık (!..) Otuz yıl süren “ üretilmiş” karanlıktan, dışarıdaki gerçek “ karanlığa” vurgu yapıyor, acınmadan, acındırmadan. Bir bilgenin söylediği gibi O, yalnızca geriye doğru anlaşılabilen ama ileriye doğru yaşamak gereken hayatı bundan böyle bu zifiri karanlıkta yaşayabilecek miydi güneşin aydınlığını duyumsamadan … Yoksa bir elektrik düğmesi örneği aç- kapat mı yapacaktı ona yaşam. Özer KIRCA
